Filistin
Kadim çağlardan Osmanlı’nın çekilişine ve İngiliz işgaline uzanan, katmanlı ve kesintisiz bir tarih.
Eldeki bulgular incelendiğinde Filistin’deki insan yaşamının çok eski tarihlere kadar uzandığı anlaşılmaktadır. Üç kıtanın kesişme noktasındaki stratejik konumu, tarım ve hayvancılığa elverişli arazileri ve Akdeniz sahillerinin zenginlikleri bu toprakları insan yerleşimi için her zaman cazibe merkezi hâline getirmiştir.
Filistin’de insan yaşamına dair bulgular çok önceden başlamakla birlikte yerleşik yaşama dair en eski kalıntılar 7000 yıllıktır. Buraya büyük kabilelerin yerleşimlerinin ise 5.000 yıl önce başladığı düşünülmektedir. Tahminen M.Ö. 1800’lerde Mezopotamya, Harran, Hicaz, Sînâ gibi bölgelerde yaşayan Hazreti İbrahim ömrünün bir kısmını da Filistin’de geçirmiş ve burada vefat edip defnedilmiştir. Kabri; oğlu Hazreti İshak, torunu Hazreti Yakup ve eşlerinin kabirleriyle birlikte El-Halil şehrinde, El-Halil camiindedir.
Milattan önce 3.000-1.200 arasında bölgeye sırasıyla en eski Arap kabilesi sayılan Amalikalılar, Ken’ânlılar, Fenikeliler, Ârâmîler, Filistler ve İsrailoğulları gelip yerleşmiştir.
Bölge kimliğinin oluşmasında Ken’ânlıların ve Filistlerin ayrı bir yerinin olduğu görülmektedir. Kudüs şehrini kuranlar Ken’ânlıların bir kolu olan Yebusilerdir ve M.Ö. 1003 yılında Hazreti Davud tarafından fethedilmesine kadar şehrin ismi Yebus olarak kalmıştır. M.Ö. 1276 yılında dışarıdan deniz yoluyla gelip yerleştikleri Gazze ve çevresinde 5 büyük şehir kuran Filistler ise adlarını Filistin ülkesine kalıcı olarak yazdırmış olan kavimdir.
Ardından M.Ö. 1000’lere doğru bölgeye İsrailoğulları Mısır tarafından göç ederek geldi. İsrailoğulları, Hazreti İbrahim oğlu Hazreti İshak oğlu Hazreti Yakup’un on iki oğlundan türemiş bir milletti. Hazreti Yusuf’un babası Hazreti Yakup’u ve 11 kardeşini Mısır’a yerleştirmesinden sonra orada çoğalmışlardı. Hazreti Musa onları firavunun zulmünden kurtarıp Sina yarımadasına götürmüştü. Daha sonra Filistin’e geldiler.
Önce Talut (1047-1007), sonra Hazreti Davud (1007-970) ve ardından oğlu Hazreti Süleyman (970-931) yönetiminde İsrailoğulları Filistin bölgesine hâkim oldular. Kudüs, Hazreti Davud tarafından M.Ö. 1004’te fethedildi. Mescid-i Aksa ise Hazreti Davud tarafından planlanan yerde ilk olarak M.Ö. 957’de Hazreti Süleyman tarafından inşa edildi. Hazreti Süleyman’ın devleti Filistin merkez, Kudüs başkent olmak üzere Ürdün’ü, Lübnan’ı ve Suriye’nin bir kısmını da kapsıyordu.
Ancak Hazreti Davud ve Hazreti Süleyman’ın güçlü otoriteleri altında bozgunculuk ve zulüm yapmakta zorlanan İsrailoğulları, onlardan sonra yine bâtıl işlere yöneldiler. İsrailoğulları, Hazreti Süleyman’dan hemen sonra kuzeyde İsrail, güneyde Yahuda isimli iki devlete bölündüler ve hem birbirleriyle mücadele edip savaşmaya hem de insanlara zulmetmeye başladılar.
200 yılı aşkın bir zaman sonra M.Ö. 721 yılında Asurlular gelip kuzeydeki İsrail krallığını yıktılar ve İsrailoğullarının bir kısmını Mezopotamya’ya sürgün ettiler. 123 sene daha geçtikten sonra M.Ö. 598-597 yılında bu kez Babilliler Kral Buhtunnasr (Nabukadnezar) yönetiminde gelip Kudüs’ün de içinde olduğu Yahuda krallığına son verdiler. Mescid-i Aksa’yı yıkıp bu bölgede yaşayan İsrailoğullarını Babil’e sürdüler. Baskı altında geçen 59 yıldan sonra Persler gelip 539 yılında Babil devletini yıkınca 40.000 civarında İsrailoğlu Filistin’e geri döndü. Onlara bu imkânı sağlayan Pers imparatorluğunun kurucu kralı Kyros’un emriyle Mescid-i Aksa ikinci kez inşa edildi.
Filistin M.Ö. 334’te Büyük İskender tarafından ele geçirildi. Onun 11 yıl sonra ölümü üzerine imparatorluğunun bölünmesiyle ortaya çıkan Mısır merkezli Ptolemaios ve İran merkezli Seleukos krallıkları Filistin topraklarını da paylaştı. Kudüs’ü işgal eden Seleukoslar, Mescid-i Aksa’yı puthaneye çevirecek kadar ileri gittiler. İsrailoğulları, Seleukosların ağır baskısından M.Ö. 164’te kurtulup Hasmon Hanedanlığı yönetiminde bağımsızlıklarına kavuşsalar da bu durum uzun sürmedi ve Roma İmparatorluğu M.Ö. 63’te istila ettiği bölgeyi M.Ö. 31’de resmen sınırlarına kattı.
İsrailoğulları başlangıçta işgalci Romalılarla kısmen uyum içinde yaşadılar. Ancak Allah Hazreti İsa’yı göğe kaldırdı ve Romalılar Hazreti İsa’nın tebliğ ettiği hak dini yasakladılar. Din ise gizli gizli yayılmaya devam etti. Bu arada Pavlus isimli bir Yahudi, Hazreti İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu iftirasını yaymaya başladı. İsevilerin içinden bu iftiraya inananlar 300 yıl boyunca azınlıkta kaldılar.
İsrailoğulları M.S. 63-73, 115-117 ve 132-135 yıllarında Romalılara isyan ettiler. İlk isyan sırasında (70 yılında) Kudüs tahrip edildi ve Mescid-i Aksa 668 yıl önceki Babil istilasından sonra ikinci kez yıkıldı. Üçüncü ve son isyanları ise Babil sürgününden 733 yıl sonra bölgeden bir kez daha ve tamamen sürgün edilmeleriyle neticelendi. Putperest Romalılar 70 yılında Kudüs’ü tahrip edip Mescid-i Aksa’yı yıktıktan ve 135 yılında Yahudileri bölgeden kovduktan sonra burayı bir Roma şehri tarzında yeniden yapılandırdılar. Bu arada yıkılan Mescid-i Aksa bir harabe olarak kaldı.
Hem Yahudilere hem de İsevilere baskı yapan Roma İmparatorluğu M.S. 313 yılında İseviliği serbest bıraktı. 325 yılında Romalılar İznik’te bir konsil topladılar ve 3 asır boyunca gizli gizli yazılıp korunmuş olan İncil nüshalarını ve yüzlerce din bilginini buraya getirttiler. Konsil sonucunda, Hazreti İsa’nın tanrının oğlu olduğu ve öldürüldüğü görüşünü İseviliğin resmî inancı olarak ilan ettiler. Pavlus’un bu öğretisi doğrultusunda yazılmış dört farklı İncil’i bırakıp ele geçirebildikleri diğer tüm İncil nüshalarını yok ettiler.
İznik konsilinden 55 sene sonra (380 yılında) Roma İmparatorluğu Hıristiyanlığı devlet dini olarak kabul etti. Bu tarihten sonra Yahudiler ve gerçek İsevilerle birlikte putperestler de baskı altına alındı. Hıristiyan Roma yönetimi ve onun otoritesi altında Hıristiyanlaşan Avrupa milletleri, Hazreti İsa’nın katilleri olarak gördükleri Yahudiler üzerinde büyük bir baskı oluşturdular. Putperestlik döneminde Kudüs ve Filistin’den sürgün ettikleri Yahudileri Hıristiyanlık döneminde de bu topraklardan uzak tuttular. Romalılar Kudüs’ün çeşitli yerlerine kiliseler inşa ettiler ama Mescid-i Aksa’nın yıkıntıları, Roma Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra da harabe olarak kalmaya devam etti.
Efendimizin ﷺ büyük dedesi olan Haşim bin Abdümenaf, Arabistan’ın çevresindeki devletlerle anlaşmalar yaparak Kureyşlilerin bu ülkelerde ticaret yapmasını sağlamıştı. Böylece büyük kervanlarla kışın Yemen ve Habeşistan’a (Şitâ), yazın Suriye ve Anadolu’ya (Sayf) seferler düzenlemekteydiler. Haşim böyle bir sefer sırasında Gazze’de vefat edip orada defnedilmiştir.
Mekke’de Hazreti İbrahim’in dini İslam’ı devam ettiren ve putlara tapmayı reddeden az sayıda Hanif en baştan beri Kâbe’ye yönelerek namaz kılıyordu. Efendimiz ﷺ ve ashabı ise namazlarını Mescid-i Aksa’ya yönelerek kılmaya başlamışlardı. Hatta müşrikler bu konuda onlara sataşıyorlardı (Bakara 142). Ancak hicrî 2. yılda ve Bedir Savaşı’ndan 2 ay önce, Medine’nin bir dış mahallesi olan Benî Selime mescidinde namaz kıldırırken nazil olan Bakara suresinin 144. ayet-i kerimesiyle artık bundan sonra namazların Kâbe’ye doğru kılınması emredilmiştir.
Vahyin onuncu yılında, yani hicretten üç yıl, kıblenin Kâbe’ye çevrilmesinden 5 yıl önce efendimiz ﷺ bir gece rabbimiz tarafından mucizevi bir şekilde Mekke’den alınıp Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya getirilmiş (İsrâ) ve oradan tüm kâinatın üzerinde Arş’a kadar yükseltilmiş (Mîrac), sonra yine Kudüs üzerinden Mekke’ye geri getirilmişti. Cebrail aleyhisselamın eşlik ettiği bu yolculuk sırasında kendisi Mescid-i Aksa’nın kalıntıları üzerinde diğer tüm peygamberlerin ruhaniyetine namaz kıldırmış, dönüşünde ise bu kalıntılarda gördüğü her şeyi detaylarıyla anlatmıştı.
Kudüs, Müslümanlar tarafından fethedilmeden 24 yıl önce (miladi 614 yılında) İran Sasani İmparatorluğu tarafından ele geçirilmişti. Bizans ordusunu büyük bir bozguna uğratan Sasaniler, Kudüs’ü de işgal ettiler ve burada büyük bir katliam yaptılar. Dolayısıyla Sasanilerin Bizans karşısında sağladığı net üstünlüğün yakın zamanda değişeceğine hiç kimse ihtimal vermiyordu. İşte bu sırada Rum suresi nazil oldu.
غُلِبَتِ الرُّومُۙ ف۪ٓي اَدْنَى الْاَرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَۙ ف۪ي بِضْعِ سِن۪ينَۜ لِلّٰهِ الْاَمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُۜ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَۙ
“Rumlar (Arap yarımadasına) en yakın bir yerde yenildiler. Ancak onlar bu yenilgilerinden sonra, birkaç yıl içinde yeneceklerdir. Bundan önce de sonra da iş (emir) Allah’ındır. O gün Müslümanlar sevinirler.” (Rûm 2-4)
Ayette geçen “birkaç yıl içinde” ifadesi Arapçada 3 ile 9 yıl arası dönemi ifade eder. Gerçekten de Herakleios imparatorluk tahtını ele geçirdi, karışıklık içine sürüklenen devletini toparladı ve yenilgiden tam 9 sene sonra, 623 yılında Sasanileri büyük bir yenilgiye uğrattı. Sonra onları 627’de bir kez daha mağlup etti ve 629’da Kudüs’ü geri aldı.
Efendimiz ﷺ, Hudeybiye barış anlaşmasından sonra 8/629 yılında krallar ve valilere mektuplar gönderip onları İslam’a davet ediyordu. Hristiyan Gassânî Arapları’nın reislerinden Şürahbîl b. Amr, efendimizin mektubunu Filistin valisine götüren Hâris bin Umeyr’i yolda yakalatıp şehit etti. Buna çok üzülen efendimiz ﷺ, bölgeye 3000 kişilik bir ordu gönderdi. Lut Gölü’nün güneyinde, Kudüs’e 50 km uzaklıktaki Mute mevkiinde yapılan savaşta Müslümanların kumandanları olan büyük sahabiler Zeyd bin Hârise, Cafer bin Ebû Tâlib ve Abdullah bin Revâha şehit düştü. Komutayı devralan Halid bin Velid Bizans ordusunu durdurmayı başardı ve orduyu sağ salim Medine’ye getirdi.
Herakleios idaresinde yeniden eski gücüne kavuşan Bizans, Hazreti Ömer’in halifeliği döneminde 13/634 yılındaki Ecnâdeyn ve 15/636 yılındaki Yermük savaşlarında mağlup edildi. Filistin’in önemli bir kısmı Amr bin Âs komutasındaki ordular tarafından fethedildi. Büyük sahabe Ebû Ubeyde bin Cerrâh komutasındaki ordu tarafından kuşatılan Kudüs, anlaşma yapılarak kan dökülmeden, bizzat Hazreti Ömer’in gelip katıldığı törenle hicrî 17, miladi 638 yılında teslim alındı.
Hazreti Ömer; 144 dönümlük bir alanı kaplayan, Romalıların yıktığı ve yüzyıllardır harabe hâlde bulunan Mescid-i Aksa’ya geldi. Muallak taşının kıble tarafındaki çöplerle molozları kendi elleriyle ve diğer müminlerle birlikte temizleyip orada namaz kıldırdı. Müslümanlar burada harabenin üzerine kalaslar döşeyerek 3000 kişilik sade bir mescit yaptılar. Daha sonra bu yapı kaldırılarak zemin taşla döşenmiş ve Kudüs’teki Harem-i Şerif yani Mescid-i Aksa alanı üzerinde 5 mescit inşa edilmiştir. Bu mescitlerden sekizgen şekilli ve altın kubbeli Kubbetü’s-Sahre, hicrî 66-72 (686-692) yılları arasında Emevi halifesi Abdülmelik bin Mervan tarafından inşa ettirilmiştir. Mescid-i Aksa’nın ana yapısı olan 80×50 = 4000 m² alan üzerine kurulu büyük Kıble Mescidi de yine aynı halife ile sonraki halife olan oğlu Velid tarafından yapılıp 92 (710) tarihinde tamamlanmıştır.
Hazreti Ömer; Muaz bin Cebel ve Ubâde bin Sâmit gibi önde gelen âlim sahabeleri, halka İslam’ı öğretmek üzere bölgeye gönderdi. Gerek dört halife gerekse Emeviler döneminde bölge halkının büyük kısmı İslam’ı kabul ederken çeşitli Arap kabileleri de gelip bölgeye yerleşti. Daha önce ihmal edilmiş olan Filistin, İslam fethinden sonra bir cazibe merkezi hâline geldi ve kalkındı. Her dinden insan burada yaşamını refah ve özgürlük içinde sürdürmeye başladı.
Emeviler döneminde Yafa ile Kudüs arasında, Yafa’ya 15, Kudüs’e 35 km kadar mesafedeki merkezî bir konumda Remle şehri kuruldu ve burası Filistin’in yönetim merkezi hâline getirildi. Abbasiler döneminde Filistin ve Suriye bir eyalet olarak birleştirildi ve Remle eyalet başkenti olarak kaldı.
Miladi 9-10. yüzyıllara gelindiğinde İslam dünyasında iktidar mücadelelerinin yol açtığı bölünme ve parçalanmaların artışı Filistin’i de etkiledi. Filistin sırasıyla Tolunoğulları (868-905), Abbasiler (905-935), İhşidîler (935-969) ve Fatımiler (969-1071) tarafından idare edildi. Kudüs 1071-1098 arasında Selçuklularda kaldı. Ülke 1098’de yine Fatımilerin eline geçti.
Müslümanlar Kudüs’e her dinden insan için din özgürlüğü getirmişlerdir. Böylece 1099 yılına kadar burada Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler birlikte, güven içinde yaşamışlardır. Mescid-i Aksa’nın bitişiğinde Müslüman mahallesi olduğu gibi Hıristiyan ve Yahudi mahalleleri de vardı.
1095 yılına gelindiğinde Katoliklerin başı Papa II. Urbanus Ortadoğu üzerine bir haçlı seferi kararı aldı. O dönemde Selçuklular, yeni fethettikleri Anadolu’da çok güçlü değildi. Irak ve Suriye coğrafyaları ise yarı bağımsız ya da tam bağımsız birçok şehir devleti arasında bölüşülmüş durumdaydı. İlmî, kültürel, siyasi, askerî ve ekonomik alanlarda 450 yıldır süren refah ve hâkimiyetle rehavete sürüklenen Müslümanlar kendi içlerinde rekabete girişmiş, böylece bölünüp parçalanmıştı.
1096 yılında yola çıkan ilk ordu Anadolu Selçukluları tarafından Yalova’da imha edildi. 1097 yılında yola çıkan daha güçlü ordu ise Ege, İç Anadolu, Antakya, Batı Suriye, Lübnan ve Filistin topraklarını geçerek 1099’da Kudüs önlerine geldi. Haçlılar 10 günlük bir kuşatmanın ardından 15 Temmuz günü Fatımi valisiyle anlaştılar; vali şehrin kapılarını haçlılara açtı ve askerleriyle birlikte sağ salim çıkıp gitmesine izin verildi. Ardından haçlılar, yol boyunca ele geçirdikleri tüm şehirlerde yaptıkları gibi Kudüs’te de tüm insanları öldürdüler. Kudüs’te yaşayan Müslüman ve Yahudilerin tamamı öldürüldü; öldürülen insan sayısı 70.000’in üzerindeydi. Haçlılar Mescid-i Aksa’yı da kiliseye çevirdiler. Mübarek mescit, tekrar fethedileceği 1187 yılına kadar (88 yıl) kilise olarak kullanılacaktı.
Haçlılar 1. Haçlı Seferi’yle birlikte Ortadoğu’da dört devlet kurdular: Urfa Kontluğu (1097-1144), Antakya Prensliği (1098-1268), Kudüs Krallığı (1099-1291) ve Trablus Kontluğu (1109-1289).
Irak Selçukluları tarafından 1126 yılında Musul valisi olarak atanan İmadeddin Zengi, otorite dağınıklığı yaşanan o dönemde zamanla hâkimiyet alanını genişletmiş ve Irak, Suriye, Anadolu’da Halep dâhil birçok önemli şehri ele geçirmişti. Gücünü toparladıktan sonra 1144’te Urfa’yı ve ona bağlı diğer toprakları da fethederek buradaki Haçlı devletini ortadan kaldırdı. Böylece dört haçlı devletinden ilk kurulanı, aynı zamanda ilk yıkılan oldu.
İmadeddin Zengi 1146’da vefat edince yerine Halep’te Nureddin Mahmud Zengi, Musul’da Seyfeddin Gazi geçti. Haçlılar 1147-49 arasında II. Haçlı Seferi’ne çıktılar. Alman ve Fransız krallarının bizzat katıldığı sefer, Anadolu Selçuklularının ve Halep ile Musul atabeylerinin cihadıyla başarısızlığa uğradı.
Haçlılara karşı babasının başlattığı kararlı mücadeleyi başarıyla sürdüren Nureddin Zengi; askerî, siyasi, sosyal ve ekonomik her yönden güçlü bir cephe oluşturdu. Suriye, Irak, Güneydoğu Anadolu ve Mısır’ı tek devlet çatısı altında birleştirdi. Hatipler, vaizler ve müderrisleri seferber ederek Filistin davasını ümmetin kalbine yerleştirdi. Kudüs işgalden kurtarıldığı zaman Mescid-i Aksa’ya konulmak üzere Halep’te 1168 yılında meşhur bir minber yaptırdı. Hiçbir çivi ya da yapıştırıcı kullanılmadan, 16.500 ahşap parçanın birbirine geçmesiyle yapılan bu şaheseri 19 yıl sonra getirip Mescid-i Aksa’daki yerine yerleştirmek, Kudüs fatihi Selahaddin Eyyubi’ye nasip olmuştur.
Nureddin Zengi’nin 1174’teki vefatından sonra harekete geçen Mısır valisi Selahaddin Eyyubi kısa süre içinde kontrolü ele aldı ve böylece Zengi hanedanlığının yerine Eyyubi hanedanlığı geçmiş oldu. Selahaddin, Nureddin’in başladığı işleri aynen devam ettirdi. Haçlıları adım adım geriletti, onları 1187’deki Hıttin savaşında büyük bir bozguna uğrattı, Kudüs’ü ve diğer birçok şehri yeniden fethederek işgalci haçlı krallığını iyice küçülttü. Haçlıların kiliseye dönüştürdüğü Mescid-i Aksa 88 yıl sonra tekrar aslına dönüp ibadete açılırken Nureddin Zengi minberi de getirilip yerine konmuş oldu.
Avrupalı Hristiyanlar, Kudüs kurtarıldığında üçüncü haçlı seferini başlattılar. 1189-1192 arasında devam eden sefer sırasında Roma-Germen imparatorunun kalabalık ordusu yine Anadolu Selçukluları tarafından yıpratıldı; imparatorları Torosları aşmaya çalışırken Göksu nehrinde boğuldu. Deniz yoluyla gelip Filistin’in kuzeyindeki Akka’yı tekrar işgal eden İngiliz ve Fransız kralları ise Kudüs’e doğru ilerlemeye çalışırlarken Selahaddin Eyyubi tarafından durduruldular.
1229 yılında Kudüs kurtarıldıktan 42 yıl sonra Mısır Eyyubilerinin başında bulunan el-Melikü’l-Kâmil, Müslüman komşularıyla rekabetinde haçlılarla ittifaka girip Filistin’in birçok önemli bölgesiyle birlikte Kudüs’ü yine haçlılara terk etti. 15 yıl sonra 1244 yılında Eyyubiler’in diğer bir kolu ile Harizmliler, Kudüs ile işgal edilen diğer bölgeleri kurtardılar.
Mısır’daki Memlük iktidarı, bu kez Doğu’dan gelen Moğol istilacılarını miladi 1260 yılında Filistin’de durdurdu. Kuzey Filistin’de, Celile (Taberiye) Gölü’nün güneybatı yönünde kalan Ayn Calut mevkiinde yapılan savaşta Moğol ordusu yok edildi. Ardından Memlük Sultanı Baybars, Filistin’de kalan son Haçlı kalıntılarını da tek tek söküp atmaya başladı. Filistin’e saldırı amaçlı dokuzuncu ve son Haçlı Seferi 1271-1272’de, Sultan Baybars döneminde gerçekleşip püskürtüldü. Filistin’in Haçlı işgalcilerden tamamen temizlenmesi ise Memlük Sultanı el-Melikü’l-Eşref’in Akka’yı 1291’de kurtarmasıyla gerçekleşti. Böylece Kudüs 88+15, Filistin ise 192 yıllık işgalin ardından Haçlılardan tamamen kurtarılmış oldu.
Memlükler zamanında Filistin; Gazze, Lüd, Kakun, Kudüs, Halîl ve Nablus şeklinde altı idari bölgeye ayrıldı ve eyalet merkezi olarak Dımeşk’e (Şam) bağlandı.
Filistin, Yavuz Sultan Selim’in Memlüklere karşı kazandığı 1516 tarihli Mercidabık Savaşı’yla birlikte Osmanlı Devleti’nin kontrolüne girdi. Osmanlılar 401 yıl hizmet ettikleri Filistin, Kudüs ve Mescid-i Aksa’ya özel bir önem verdiler. Kanuni Sultan Süleyman, 868 dönümlük Harem (Eski Şehir) bölgesinin etrafındaki kalıntılar üzerinde surları yeniden inşa ettirdi. Yine onun yaptırdığı çeşme ve hanımı Hürrem Sultan’ın yaptırdığı imarethane (aşevi) Kudüs’te bugün dahi insanlara hizmet vermektedir. Mescid-i Aksa; Kanuni Sultan Süleyman, II. Mahmut ve II. Abdülhamid tarafından onarılmış, kandil ve halı gibi eşyaları yenilenmiştir. Ayrıca IV. Murad, Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz de Kudüs’e hizmetleriyle öne çıkan diğer padişahlardandır.
1799’da Mısır’ı işgal eden Fransız İmparatoru Napolyon Bonapart Filistin’e de saldırmış ama ömründeki ilk yenilgisini Akka’da Cezzar Ahmet Paşa karşısında alarak geri çekilmiştir.
I. Dünya Savaşı’na katılarak birçok cephede mücadele eden ve ağır kayıplar veren Osmanlı Devleti 1917 Aralık ayında Filistin ve Kudüs’ten çekilmek zorunda kaldı ve kutsal topraklar İngilizler tarafından işgal edildi. İngiliz işgali aslında planlanan Siyonist işgal için bir araçtı. Nitekim İngiltere 11 Aralık’ta Kudüs’ü işgal etmeden 39 gün önce, 2 Kasım’da Lord Balfour, Filistin’de bir “Yahudi vatanı” kuracaklarını taahhüt eden bir deklarasyon yayınlamıştı. Deklarasyon, Siyonist finansör Lord Rothschild’a gönderilmişti.