Filistin
1948 öncesi Siyonist istiladan Aksa Tufanı ve Gazze soykırımına kadar; işgalin ve Filistin halkının direnişinin kronolojik tarihi.
1800’lerin başlarında bütün Filistin’de 7000 civarında Yahudi yaşıyordu. 1881’de 9.187 (%2,15) olan Yahudi nüfusu 1901’de 23.662’ye, 1914’te 38.754’e çıktı. 1918’de sayı 58.728’e ulaşırken, nüfus içindeki oranı ise %8’e çıkmıştı. Bu tarihte halen Müslümanların oranı %82,5; Hristiyanların oranı ise %9,5’ti. Daha sonra Yahudi sayısı 1925’te 104 bine, 1946’da 602.586’ya (%31,02) çıktı.
Sultan II. Abdülhamid zamanında Filistin’e kaçak yollardan gelip yerleşmeye, memurlara rüşvet verip oranın yerlisi olduklarına dair sahte evraklar düzenletmeye çalışan Yahudiler, İttihat ve Terakki örgütünün 1908’de hükümeti ele geçirmesi ve 1909’da padişahı darbeyle tahttan indirmesinden sonra istilalarını hızlandırdılar. Filistin’i 1917’de işgal eden İngilizler ise her türlü desteği verdikleri istilayı son derece artırdılar. İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour, 2 Kasım 1917’de (daha Kudüs’ü işgal etmeden 39 gün önce) Filistin’de bir Yahudi vatanı kuracaklarını taahhüt eden bir deklarasyon (Balfour Deklarasyonu) yayınlayıp bunu Siyonist finansör Rothschild’e göndermişti.
Dünya Siyonist Örgütü (WZO), 1908 yılında “Filistin Ofisi” isimli bir örgüt kurdu. Yahudilerin Filistin’e göç ettirilmesini, orada yerleştirilmesini ve organize olmasını sağlama amaçlı örgüt 1929 yılında “Filistin Siyonist Ajansı” adıyla yeniden yapılandırıldı. Bugün binlerce yıllık Filistin ismini inkâr eden ve silmeye çalışan Siyonist işgalcilerin bile bu ülkedeki ilk örgütlerini “Filistin Ofisi” ve “Filistin Siyonist Ajansı” adıyla kurmuş olmaları çok anlamlıdır.
Siyonistler daha Osmanlı Devleti döneminde 1907 yılında Bar Giora isimli bir terör örgütü kurup silahlanmaya başlamışlardı. Bar Giora, 1909’da Hashomer isimli yeni bir örgüte dönüştürüldü. 1917 sonrasında işgalci İngilizlerin himayesi altında daha rahat örgütlenen Yahudiler, bir süre sonra terör örgütlerini iyice büyütmeye başladılar. 1920 yılında Dünya Siyonist Örgütü Filistin Ofisi’ne bağlı olarak Hashomer’in yerine Haganah terör örgütü kuruldu.
1909 yılında Sultan II. Abdülhamid Han askeri darbeyle tahttan indirilince 1880 Ukrayna doğumlu Ze’ev (Vladimir) Jabotinski isimli Siyonist, WZO tarafından İstanbul’a gönderilerek darbecileri destekleyen “Le Jeune Turc” (Jön Türk) isimli Fransızca bir gazete çıkarmaya (baş editör sıfatıyla) başlamıştı.
Aynı terörist 1918’de Filistin’e giderek Osmanlı’ya karşı savaştı ve 1919’dan itibaren siyonist çetelere düzenli silahlı eğitim vermeye başladı. 1920’de Haganah terör örgütünü kuran odur. Ayrıca 1923 yılında Letonya'nın Riga şehrinde Betar isimli bir Siyonist terör örgütü kurdu ve bunun gücünü de Filistin’e taşıdı. 1931’de Irgun terör örgütünü kuracak olan da oydu. Siyonist hareket içindeki revizyonist Siyonizm denen fanatik akım bu Jabotinski eliyle kurdurulmuş ve böylece dünya kamuoyu önünde iyi polis kötü polis tiyatrosu sergilenmiştir.
Dünya Siyonist Örgütü, uluslararası kamuoyuna legal bir görüntü vermeye çalışıyordu. Bu görüntünün arkasında daha vahşi katliamlar gerçekleştirebilmek, ayrıca (bir an önce kendilerine bir devlet kurdurup bölgeden çekilmeye zorlama amacıyla) İngilizlere de saldırabilmek için güya WZO ve Haganah’ın kontrolü dışında Irgun (1931) ve Lehi/ Stern (1940) terör örgütleri kuruldu. Buna ilaveten Haganah 1941’de Palmah isimli tam profesyonel katil timlerini oluşturdu. Aslında tüm bu terör örgütleri eşgüdüm içinde görev dağılımı yapıp birlikte hareket ediyorlardı. Deir Yasin katliamı başta olmak üzere Bazı katliamları ortak olarak gerçekleştirdikleri resmi kayıtlara girmiştir. Nitekim ileride İsrail işgal ordusu da Haganah, Palmah, Irgun, Lehi ve diğer örgütlere bağlı toplamda yaklaşık 75.000 teröristin katılımıyla, bir konsorsiyum şeklinde oluşturulmuştur.
Zamanın gelişmiş silahlarıyla donatılıp eğitilen bu teröristler, silahsız ve savunmasız Filistin halkını korkutup sindirmek ve göçe zorlamak için köyleri ve kasabaları basıp toplu katliamlar yapıyor, çocukları fırınlarda diri diri yakıyorlardı. Bu katliamlardan en ünlüsü, 9 Nisan 1948 tarihinde 254 sivili vahşice öldürdükleri Deir Yasin köyü katliamıdır. Aslında Deir Yasin köyü, bölgeye yerleştirilen işgalci Yahudi’lerle hiçbir problem yaşamayan ve ılımlı ilişkiler kuran, kalabalık nüfusa sahip bir köydü. Burada böyle vahşi bir katliam yapılması, Siyonist işgalcilerin ayrım gözetmeksizin tüm Müslümanlara karşı nasıl bir nefret ve vahşet hissi taşıdığının ispatıydı. Bugün işgalci İsrail’in uyguladığı soykırım ve sivil katliamları, 90-100 sene önce Siyonist terör örgütlerinin yaptıklarının aynen devamı ve daha da arttırılmış halidir.
O dönem İngiltere dahi, açıkça işlenen bu insanlık suçları karşısında söz konusu örgütleri terör örgütü olarak tescillemek zorunda kalmış ama Yahudi lobisinin baskısı sebebiyle bunlara karşı gerçekçi bir adım da atmamıştı. Betar, Haganah ve daha sonra Irgun terör örgütlerinin kurucusu olan Jabotinski Haganah’ı kurduktan sonra İngilizler tarafından yakalanıp 15 yıl hapis cezasına çarptırılmış ama hemen serbest bırakılmıştı. Soykırımcı bebek katili Benjamin Netanyahu’nun babası Benzion Netanyahu işte bu teröristin yakın elemanıydı.
İrgun teröristleri 1938 yılından itibaren İngilizleri de açıkça hedef almaya başladılar. Böylece Müslümanlara karşı gerçekleştirdikleri yüzlerce terör eylemi ve katliama ek olarak İngilizlere karşı da onlarca terör eylemi gerçekleştirip yüze yakın İngiliz’i öldürdüler. Böylece İngiltere’yi bir an önce bir Yahudi devleti kurup bölgeden çekilmeye zorlamayı amaçlıyordular. O zamana kadar yüz binlerce Yahudi’yi getirip bölgeye yerleştiren ve Filistinlilerin topraklarını gasp edip onlara veren İngilizler ise kısa vadede bir Yahudi devleti kurulmasına karşı ayak sürüyor ama artık İngilizleri de öldürmeye başlayan bu teröristlere karşı ülkelerindeki Siyonist lobisinin baskıları sebebiyle etkili ve gerçek bir mücadeleye de girişemiyordu.
Siyonist Lehi teröristleri 6 Kasım 1944’te İngiltere’nin Ortadoğu Bakanı Walter Guinness’i (Lord Moyne) Kahire’de öldürecek kadar ileri gittiler. Guinness, Müslümanlara karşı nispeten ılımlı bir siyasetçi olarak biliniyordu. 22 Temmuz 1946 tarihli King David otel saldırısı ise o dönemde Siyonistlerin İngilizlere yönelik en ünlü terör eylemiydi. İrgun Siyonist terör örgütü, otelin güney cephesinde bulunan İngiliz manda yönetim merkezine yaptığı bombalı saldırıda 91 kişiyi öldürüp 46 kişiyi yaraladı. Müsteşar Robert Paus Platt dahil 28 İngiliz’in yanı sıra, çevredeki 41 Arap, 17 Yahudi, 2 Ermeni, 1 Mısırlı, 1 Rus ve 1 Yunan da Siyonist terörün kurbanı olmuştu. Saldırının birincil amacı, binada bulunan ve Yahudi Ajansı’nın ve ona bağlı Haganah terör örgütünün İngiliz karşıtı terör eylemlerindeki rolünü kanıtlayan belgeleri yok etmekti. Çünkü bu belgeler, sadece Haganah’ın değil, Irgun ve Lehi gibi tüm Siyonist terör örgütlerinin arkasında (İngiltere başta olmak üzere Batılı devletlerin muhatap aldıkları) Dünya Siyonist Örgütü ve onun Filistin’deki kolu olan Yahudi Ajansı’nın olduğunu kanıtlıyordu. Ardından Irgun teröristleri, 31 Ekim 1946’da İtalya’nın başkenti Roma’daki İngiltere Büyükelçiliği’ni bombalayıp binanın üçte birini yok ettiler.
Filistin topraklarına yabancı Yahudilerin getirilmesi, yerleştirilmesi onlara bir işgal devleti kurdurulması süreci anlatılırken Almanya’daki Hitler ve Nazi Partisi’nin rolünü de unutmamak gerekir.
Yahudilerin azınlık olarak yaşadıkları ülkelerde genellikle birbirlerini tutup başkalarına karşı ayrımcılık yapmaları, bunu yaparken gizli işler çevirmeleri, bireylerin ve toplumların ekonomilerini tefecilik yoluyla sömürmeleri ve parasal güçlerini kullanarak toplum ve siyaset üzerinde baskı kurmaları tarih boyunca rahatsızlık sebebi olmuştur. Müslümanların aşırı müsamahasına/ toleransına karşılık Avrupa ülkelerinde Yahudilere gösterilen tepki ve baskıları yukarıda görmüştük. Zengin Yahudiler Yeni Çağ sonrası kapitalist sistem içinde daha etkili hale gelseler de Hıristiyan Avrupa toplumlarının onlara karşı antipatisi alttan alta devam ediyordu. İşte bu antipati, Adolf Hitler yönetimindeki ırkçı Alman Nazi partisinin 1933 yılında iktidarı ele geçirmesiyle daha görünür hale gelmiştir.
Rusya ve Doğu Avrupa Yahudilerinin aksine rahatı yerinde olan Batı Avrupa Yahudileri Filistin’e göç etmek istemiyorlardı. Batı Avrupa Yahudilerinin göçe ikna edilebilmeleri için yaşadıkları ülkelerde rahatlarının kaçırılması gerekiyordu. İşte bu noktada Irkçı Hitler’in Almanya’yı Yahudi azınlıktan arındırma amacıyla Siyonistlerin Yahudileri Filistin’e göç ettirip orada bir işgal devleti kurma amacı örtüşmekteydi. Bu amaç birliği teoride kalmamış ve pratiğe geçmiş, eylem birliğine dönüşmüştür.
Bu bir komplo teorisi değildir. Nitekim Yahudi düşmanı Hitler, 1933 Mart’ında iktidarı ele geçirdikten sadece 5 ay sonra 25 Ağustos 1933’te Siyonistlerle Haavara Anlaşması’nı imzalamıştır. Anlaşmanın iki tarafı olan Naziler ve Filistin’deki Yahudi Ajansı’na bağlı Anglo-Filistin Bankası; Yahudilerin Almanya’daki mülklerini satıp paralarıyla birlikte Filistin’e göç etmeleri için ortak hareket ettiler. Sadece bu anlaşma uyarınca Almanya’dan Filistin’e göç ettirilen Yahudi sayısı 60.000’dir. 1933’te 234.000 olan Filistin’deki Yahudi sayısı diğer göçlerle birlikte İkinci Dünya Savaşı’nın çıktığı 1939’a kadar (sadece 6 yıl içinde) neredeyse iki kat artarak 445.000’e, 1947’ye kadar ise 630.000’e ulaşmıştır.
Sonuç olarak Hitler/ Nazi iktidarı sayesinde:
Küresel emperyalist desteği arkasına alan Siyonistlere karşı Müslüman Filistin halkı da olanaksızlıklar içinde mücadele ediyordu.
Henüz 18 yaşında olduğu 1915 yılından itibaren Osmanlı Ordusu’nda topçu subayı olarak görev yapan, Filistinli alim Hacı Muhammed Emin el Hüseynî; Filistin’e Siyonist göçünü engellemek için ilk organize sivil mücadelenin öncüsü olmuştur. Hüseynî, 1916- 1948 arası dönem boyunca İngiliz işgaline ve Siyonizm tehlikesine karşı toplumsal bilinç ve siyasi mücadele çalışmalarına önderlik etmiştir. Kendisi, İngiliz işgali ve Siyonist toprak gaspına karşı 1918-1919 yıllarında başlatılan ilk isyanlarda aktif rol almış, ilerleyen yıllarda üstlendiği Filistin Müftüsü sıfatıyla da devam ettirdiği mücadelesini 1974 yılındaki vefatına kadar hiç bırakmamıştır.
İtalyanların Libya’yı işgaline karşı büyük yardım organizasyonları düzenleyen, Birinci Dünya Savaşı boyunca Batılı emperyalistlerle çarpışan, Osmanlı’nın bölgeden çekilmesinden sonra Suriye’de Fransız işgaline karşı savaşa devam eden 1882 doğumlu Suriyeli alim Şeyh İzzeddin Kassam; bütün bu hizmetlerinin ardından Filistin’deki silahlı direnişin de sembolü haline gelmiştir. 1921’de gittiği Filistin’de İngiliz işgal ordusu ile Haganah ve Irgun isimli Siyonist terör örgütlerinin katliamlarına karşı bütün zor koşullara rağmen 1931’de askeri birlikler oluşturarak ilk kez fiili cihada başlayan kişi O’dur. Şeyh Kassam; cihadla geçen ömrünü 1935 yılında İngilizler tarafından şehid edilerek taçlandırmıştır.
1928 yılında Mısır’da Hasan el Bennâ tarafından kurularak hızla gelişen ve birçok ülkeye yayılan Müslüman Kardeşler hareketi için de Filistin davası her zaman özel ve öncelikli bir yere sahip olmuştur. Müslüman Kardeşler; Mısır dışındaki ilk çalışmalarına 1935 yılında Filistin’de başladılar ve işgalcilere karşı büyük ayaklanmada (1936-1939) Filistinlilere destek verdiler. Ancak bu ayaklanmada İngilizler ve Yahudiler tarafından 5.000’den fazla Müslüman öldürüldü ve 15.000’den fazla Müslüman yaralandı.
Müftü Emin el Hüseyni’ye destek olarak; Filistin halkını Siyonizm’e karşı bilinçlendirip organize etme, Mısır’da ve diğer İslam ülkelerinde kitlesel gösteriler düzenleyerek Filistin meselesini ümmetin gündemine yerleştirme, Filistin için yardım kampanyaları tertipleme, İslam ülkesi yöneticileriyle temas kurup onlar üzerinde kamuoyu baskısı oluşturma şeklinde yürütülen çalışmalar zamanla silahlı direniş boyutuna varmıştır.
Müslüman Kardeşler İngilizleri Mısır’dan çıkarmak ve Filistin’de Siyonizmle mücadele etmek amacıyla 1940 yılında bir mücahid ordusu oluşturdular. En-Nizamü’l-hâs isimli bu mücahid ordusu; İsrail işgal devletinin 15 Mayıs 1948’de ilan edilmesinin ardından başlayan ilk Arap-İsrail savaşında aktif olarak yer alacaktı. Resmi Arap ordularının sahnelediği pasif ve etkisiz savaşın aksine kahramanca çarpışan bu birlikler düşmana karşı yegâne direnç hattını oluşturdular ve bu uğurda çok şehit verdiler.
29.11.1947 tarihli ve 181 No’lu BM kararıyla, işgal altındaki Filistin topraklarının %56,47’si Yahudilere verildi. Filistin topraklarının %56’sı; nüfusun %31’ine, toprakların ise %6’sına sahip olan Yahudilere verilmişti. Üstelik Yahudilerin çok büyük bir kısmı buraya son 30 yıl, tamamına yakını ise 50 yıl içinde getirilmişti
Güya uluslararası hukuku koruma gerekçesiyle kurulan BM’nin (%1,5’lik kısmı yerli, %29,5’lik kısmı göçmen olan) %31 Yahudi’ye %56,5; tamamı yerli olan %60,5 Müslümana %43,5 toprak paylaştırması; yeryüzünde gücün zalimlerin elinde nasıl bir haydutluk aracına dönüşebildiğinin ve haydutluğun en acımasız, aşırı, azgın şeklinin devletler eliyle ve uluslararası hukuk adı altında nasıl uygulanabildiğinin örneğidir.
İngilizlerin bölgeden Mayıs ayındaki çekilmesine 6 altı hafta kala, 1948 Nisan ayında Siyonist terör örgütleri, on binlerce silahlı militanlarını harekete geçirerek kendi işgallerine bırakılan bölgelere yaydılar. Siyonistler 14.05.1948’de İsrail işgal devletinin kuruluşunu ilan ettiler. Aynı gün Arap Birliği İsrail’e sözde savaş açtı. Bir gün sonra İngilizler Filistin’i terk etti.
Savaşa Mısır 20.000, Irak 18.000, Ürdün 12.000, Suriye 5.000, Suudi Arabistan 1.200, Lübnan ise 1.000 asker gönderdi. Bunların da çoğu gerçekten sıcak savaşa girmediler. Arap ülkelerinden gelen toplam 57.000 askere karşı İsrail’in asker sayısı ise 115.00’i buluyordu. İsrail’in kâğıt üstünde 6 Arap devletini yendiği bu savaş dünyada adeta mucize bir savaş gibi tanıtıldı ama aslında İsrail’in karşısında küçük bir ülkenin askeri gücü kadar bir güç bile yoktu. Batılılardan aldıkları modern silahlarla donatılmış Siyonistlere karşı gerçekten savaşan 6.000 kadar Filistinli ve Mısırlı gönüllü, bulabildikleri hafif ve çoğu bozuk silahlarla; 15.05.1948 ile 10.03.1949 arasında yaklaşık 10 ay (9 ay 3 hafta 2 gün) direnmeye çalıştı. Siyonistler, savaşın başında %56 olan işgal topraklarını savaş sonunda %78’e çıkardılar. BM de buna sessiz kaldı.
Savaş başlamadan önce bütün Filistin’de 1.143.000 Müslüman Arap yaşıyordu. Savaş sırasında ve sonrasında Filistinlilerin yaşadığı 500’den fazla köy ve kasaba boşaltılıp 750.000 Filistinli ana yurtlarından sürgün edildi. Bu insanlar Gazze, Batı Şeria, Kudüs, Ürdün ve Lübnan’da kurulan 58 mülteci kampına yerleştirildiler. Bu katliam ve sürgün, “Nakba (büyük felaket) olarak adlandırıldı. Siyonistler, 1948’de işgal ettikleri topraklarda yaşayan Müslümanların 156.000’ini (yani yaklaşık 1/6’sını) sürgün etmediler.
BM Genel Kurulu'nun 11 Aralık 1948 tarih ve 194 sayılı kararıyla Filistinlilerin geri dönüş ve tazminat hakkı kabul edildi ama BM bunu gerçekleştirmek için hiçbir fiili adım atmadı, İsrail’e hiçbir müdahale etmedi, yaptırım uygulamadı.
Bugün dünyada yaşayan yaklaşık 15 milyon Filistinliden 11 milyonu toprakları gasp edilmiş olarak sürgünde yaşamaktadır. Sürgündeki 11 milyondan ise 8 milyonu Filistin dışında, 3 milyonu Filistin içindeki başka bölgelerde (Gazze ve Batı Şeria’da) mülteci kamplarında yaşıyor. Bir başka deyişle 15 milyon Filistinlinin 8 milyonu vatanlarının dışında sürgün, 7 milyonu kendi vatanlarında esir (bunların 3 milyonu hem esir hem sürgün) olarak yaşamaktadır. Toprakları İsrail tarafından 1948’de gasp edilip Gazze ve Batı Şeria’ya sürgün edilen milyonlarca insan, 1967’de buraların da işgal edilmesiyle sürgünün yanında bir de esir durumuna düşmüşlerdir.
Mısır’ın Süveyş Kanalı’nı Millileştirme kararını bahane eden İsrail 29 Ekim, İngiltere ve Fransa ise iki gün sonra 31 Ekim 1956’da bu ülkeye saldırdı. 6 Kasım’a kadar toplam 9 gün süren savaşta saldırganlar Sina yarımadasının bir kısmında ilerlediler. BM’de ABD ve SSCB’nin de mutabakatıyla ateşkes kararı alındı ve taraflar buna uydu. İşgal ettikleri yerlerden İngiltere ve Fransa Aralık 1956’da, İsrail ise Mart 1957’de çekilmiş, ancak Gazze’ye özel BM gücü yerleştirilmiştir.
1948 savaşından sonra Müslüman Kardeşler, o zamanlar Ürdün sınırları içinde kalan Batı Şeria ve Kudüs’teki çalışmalarını yoğunlaştırdılar. Ayrıca 1956- 1957 yılı Süveyş kanalı bölgesindeki savaşta İsrail, İngiltere ve Fransa birliklerine karşı yine kahramanca çarpıştılar.
1959’da Yaser Arafat ve arkadaşları tarafından El Fetih örgütü kuruldu. 29 Mayıs 1964 tarihinde Filistin Ulusal Konseyi toplandı ve burada alınan kararla 2 Haziran’da bir çatı örgüt olarak Filistin Kurtuluş Örgütü kuruldu. El Fetih, 1967’de FKÖ’ye katıldı. FKÖ; El Fetih, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi, FHKC-Genel Komutanlık, Filistin Kurtuluş Cephesi, El Saika, Arap Kurtuluş Cephesi, Halkın Partisi, Demokratik Cephe ve Filistin Kurtuluş Ordusu örgütleri ile bunların Güç 17, Havari Grubu gibi uzantılarının çatı örgütü durumundadır.
İsrail, 1965 yılına Suriye’de başlayan baraj inşaatına Mart, Mayıs ve Ağustos aylarında saldırılarda bulundu ve bu saldırılar sonucu Suriye ile İsrail arasında sınır çatışmaları çıktı.
Terörist İsrail, 12 Kasım 1966’da Ürdün kontrolündeki Batı Şeria’nın 4000 nüfuslu mülteci kampı/ köyü Es Samu’ya, ardından da Kirbet El-Markas ve Kirbet Jimba köylerine yaklaşık 4000 işgal askeriyle saldırdı. BM, 25 Kasım tarihli ve 228 sayılı kararında bu saldırıya "İsrail'in devam edecek askerî harekâtları göz ardı edilmeyecek ve bu tipte bir olay tekrarlanırsa BM gerekli karşı önlemleri alacaktır" ifadeleriyle sözde karşı çıktı.
5 Haziran 1967’de İsrail, aniden Mısır’a, ardından da Ürdün ve Suriye’ye saldırdı. İsrail, önce Amerika’nın verdiği uçaklarla ağır şekilde bombaladığı toprakları sonrasında karadan ilerleyerek işgal ediyordu. 10 Haziran dahil 6 gün süren saldırılarda Mısır’ın elindeki Gazze ve Sina yarımadası, Ürdün’ün elindeki Batı Şeria ve Suriye’nin elindeki Golan tepeleri işgal edildi. Kudüs’te Mescidi Aksa’nın da bulunduğu Doğu bölgesi de bu saldırıyla işgal edilmiş oldu. Buna “6 gün Savaşı” dendi.
Savaşın 4. Gününe denk gelen 8 Haziran 1967’de İsrail savaş uçakları ve denizaltıları, Akdeniz’de Sînâ açıklarında USS Liberty isimli ABD savaş gemisini 75 dakika boyunca bombaladı. Saldırıda 34 ABD askeri İsrail tarafından öldürüldü, 171’i ise yaralandı. Her ne kadar İsrail, geminin Mısır’a ait olduğunu zannettiklerini açıklasa da böyle bir yanlışlığın yapılabilmesi teknik olarak imkansızdı. Dost tanımlamalı radar sinyalleri bir yana ABD tarafından 75 dakika boyunca gelen telsiz ve telefon bilgilendirmelerini algılayamamış olmaları akıl karı değildir. İsrail’in ABD’deki “PARA VE ŞANTAJ LOBİSİ” tabii ki bu olayın da üstünü örtmüş ve ABD başkanı Lyndon B. Johnson, bu olayın yanlışlıkla yapıldığı yalanını doğru kabul etmiştir. Halbuki gemi mürettebatı başta olmak üzere konuyu araştıran ABD yetkililerinin neredeyse tamamı olayın kasten yapıldığını ifade etmektedir. (Bu arada olayın üstünü kapatan Johnson’ın başkan yardımcısıyken, Başkan Kennedy’nin 1963’te katledilmesi üzerine onun görevine getirilmiş ve 1965’te tekrar başkan seçilmiş bir Siyonist müttefiki olduğunu hatırlamak yerinde olacaktır.
Korkak Siyonistlerin ABD’yi karşılarına alabilmeleri elbette ki düşünülemez. Aksine bütün zulümlerini ABD’nin gücüne güvenerek yapmaktadırlar. Durum böyleyken ABD gemisine niçin saldırıp ABD askerlerini niçin öldürdükleri halen meçhuldür. Bu konuda çeşitli tahminler yürütülmektedir.
Filistin’in %56’sını İsrail işgaline 1947’de bizzat kendi elleriyle veren, %22’sinin İsrail tarafından 1948-49’da işgal edilmesini kabul eden BM, Filistin’in kalan %22’sinin, ayrıca Golan tepelerinin 1967’deki işgaline 22 Kasım 1967 tarih ve 242 sayılı kararıyla sözde karşı çıktı. İsrail’e ait olmadığı, işgal altında olduğu BM tarafından resmen tescillenen bu topraklardaki işgal, insan hakları ihlalleri, savaş suçları, insanlık suçları ve katliamlar o günden bugüne tam 58 yıldır devam etmektedir.
BM ise, kendisinin de tescillediği bu işgale karşı bırakın fiili müdahaleyi, en ufak bir yaptırım dahi uygulamamaktadır. ABD, 1967’den sonra BM güvenlik konseyinin İsrail işgaline ve sürekli vahşetine karşı çıkardığı 50 karardan 49’unu veto etti, sadece birisine karşı çekimser kaldı. O da 2016 sonunda, Trump seçildikten sonra Barack Obama yönetiminin henüz görevi devretmeden sergilediği bir icraattı. Bu noktada Obama yönetiminin de daha önce 2011’de İsrail’e karşı bir kararı veto ettiğini not düşelim.
İsrail 21 Mart 1968’de El Fetih Örgütü’nün Ürdün sınırları içerisindeki Kerameh kampına uçaklar, helikopterler ve tanklar eşliğinde 15.000 teröristle saldırdı. Çeşitli kaynaklara göre İsrail’in kaybı 28 ile 100 arasında, El Fetih’in kaybı 120 ile 150 arasında, Ürdün ordusunun kaybı ise 20 ile 84 arasında olarak geçmektedir. İsrail ağır bombardımanla kampı tahrip etse de direnişi kıramamış ve kendi kayıplarının artmaya başlaması sonucunda geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bu olay, İsrail’in (daha önceki bazı mevzi direnişler dışında) karşılaştığı belki de ilk gerçek direniş ve ilk yenilgi olarak tarihe geçmiştir. Çarpışmada Filistinlilere komuta eden El Fetih lideri Yaser Arafat, buradaki performansıyla öne çıkmış ve 3 Şubat 1969’da Yahya Hammuda’nın yerine FKÖ’nün başına getirilmiştir.
21 Ağustos 1969 tarihinde Denis Michael Rohan isimli Avustralyalı Siyonist terörist Mescidi Aksa’ya girip, 1169 yılında Nureddin Zengi tarafından Mescidi Aksa için yaptırılan ve 1187 yılında Kudüs’ü haçlı işgalinden kurtaran Selahaddin Eyyubi tarafından getirilip yerine yerleştirilen 800 yıllık meşhur minberi yaktı. Çıkardığı yangında Mescidi Aksa’nın (Kıble Mescidinin) büyük bir kısmı yandı. Mescidi Aksa’yı yakan teröriste İsrail tarafından deli raporu verildi. Bir süre akıl hastanesinde tutulduktan sonra Avustralya’ya gönderildi.
Bu saldırı üzerine Suudi Arabistan kralı Faysal el Suud’un çağrısıyla 23-25 Eylül 1969’da Fas’ın başkenti Rabat’ta düzenlenen ve 25 ülkenin katıldığı konferansta “İslam İş Birliği Teşkilatı” kuruldu.
6 Ekim 1973’te, İsrail’in Yom Kippur isimli bayramını kutladığı sırada Mısır işgal altındaki Sina’ya, Suriye ise işgal altındaki Golan tepelerine harekât başlattı. İsrail bu atağı hava kuvvetlerinin bombardımanıyla püskürtüp karşı atağa geçti. ABD’nin İsrail’e her zamanki gibi silah ve askeri yardım göndermeye devam etmesi üzerine Kral Faysal el Suud öncülüğünde Suudi Arabistan, İran (Şah rejimi), Irak, BAE, Kuveyt ve Katar 16 Ekim 1973 tarihinde petrol üretimini azaltma ve işgalci terörist İsrail’e destek veren ABD ve diğer bazı ülkelere satılan petrole önemli oranda zam yapma kararı alıp uygulamaya koydu. Ayrıca petrol satışını tamamen kesme tehdidinde bulundu. Bu durum ABD ve diğer yandaşlarında ciddi bir ekonomik krize yol açtı. Savaş 26 Ekim’de, 21. gününde bitirildi.
“Peki neden korkuyoruz? Ölümden mi korkuyoruz? Allah yolunda cihad ederken ölmekten daha güzel ve izzetli bir ölüm var mıdır? … Dinimizin ve imanımızın izzeti için, mukaddes beldemizi (Filistin’i) korumak için ve rabbime beni onun yolunda şehit olanlardan kılması için yalvarıyorum. Rabbime el açıyorum: Eğer bana mukaddes beldemizin uğrunda cihadı nasip etmeyecek ve onun hürriyetini göstermeyecekse bir an daha yaşamama müsaade etmesin” diye dua eden Faysal el Suud; ABD’den yeni dönen bir yeğeni tarafından 25 Mart 1975’te şehit edildi.
İsrail işgalci terör ordusu 15 Eylül 1982’de Lübnan topraklarına girip Filistin mülteci kamplarını kuşattı. Lübnan’daki Hristiyan Falanjist teröristler, daha önce İsrail tarafından vatanlarından sürülen sivil ve silahsız insanların yaşadığı kamplara İsrail desteğiyle girip 3.500 sivil insanı işkence ederek, yakarak, kesip doğrayarak katletti. Kuşatma ve katliamı Haganah terör örgütü mensubu savunma bakanı Ariel Şaron organize etmişti ve bu olaydan sonra “Beyrut Kasabı” olarak anıldı. Haganah teröristi ve Beyrut Kasabı Şaron, daha sonra 1998-1999’da İsrail dışişleri bakanlığı ve 2001-2006 arasında İsrail başbakanlığı yaptı.
Filistin’deki en köklü organize direniş hareketi olan (Müslüman Kardeşler’in Filistin kolu) “İslami Hareket” bu yıllar zarfında içe kapanmış, sağlam ve kararlı insan yetiştirmeye ağırlık vermiş, Siyonist işgalcilere karşı aktif eylemlerine bir süre ara vermiş, bu eylemlere tekrar ve daha güçlü başlamak için güç toplamış ve bunun için uygun zamanı beklemiştir. Bu arada Fethi Şikaki ve arkadaşları 1980 yılında, İslami Hareket’ten ayrılıp “İslami Cihad Örgütü”nü kurmuşlardır.
1980’li yıllara gelindiğinde, Siyonistlerin Filistin halkına ve Mescid-i Aksa’ya yönelik terör eylemleri artmıştı. Buna karşılık Müslüman Kardeşler’in Filistin kolu olan “İslami Hareket” içinde Siyonist işgalciye karşı aktif mücadele hazırlıkları da hız kazanmıştı. Bunu fark eden Siyonist işgalciler 1984’te Şeyh Ahmed Yasin’i bazı hareket mensuplarıyla birlikte tutukladılar ve “İsrail devletini yıkarak yerine İslami bir devlet kurma çalışması yürüttükleri” gerekçesiyle 13 yıl hapse mahkûm ettiler. Ancak Şeyh Yasin, bir yıl sonra Filistinliler ile Siyonistler arasındaki esir takasında serbest bırakıldı.
1986 yılı Aralık ayından itibaren Filistin halkı ile işgal kuvvetleri arasında artan gerilim, topyekûn bir isyanın zeminini hazırlıyordu. İşgal güçlerinin zulümlerine karşı tam bir yıllık süre zarfında günbegün artan tepkiler, daha büyük zulüm ve cinayetlerle bastırılmaya çalışılıyordu. Böylece Siyonistlerin yangına benzin dökmeleri karşısında Filistin halkı, İslami Hareket’in öncülüğünde patlamaya hazır bir bomba haline gelmişti.
Filistin’in kurtuluşu için artık aktif bir mücadeleye girişme zamanının geldiğini düşünen Şeyh Yasin ve arkadaşları, Müslüman Kardeşler’in Mısır’daki genel idaresinin de onayıyla yeni bir teşkilatlanmaya gittiler ve böylece HAMAS (İslami Direniş Hareketi) ortaya çıktı. HAMAS, ortaya çıkışıyla eşzamanlı olarak Birinci İntifada (ayaklanma) sürecini başlattı.
8 Aralık 1987 tarihinde bir Siyonist, Filistinli işçileri taşıyan araca kamyonetiyle çarparak 4 işçiyi şehit edip 9 işçiyi yaraladı. Bunun üzerine İslami Hareket mensuplarından oluşan Gazze İslâm Üniversitesi Öğrenci Meclisi, halkı hastane önünde toplanmaya davet etti. Kalabalığı dağıtmaya çalışan Siyonistlerle Filistin halkı arasında çıkan çatışmalar bir anda işgal altındaki ülke geneline yayıldı. HAMAS, öncülük ettiği intifada hareketine 14 Aralık’tan itibaren yayınlamaya başladığı bildirilerle yön vermeyi sürdürdü. Ancak bu hareketi sadece kendi tekeline almayıp tüm Filistin halkına yayma konusunda da baştan sona kadar azami gayret gösterdi.
HAMAS, 14 Aralık’ta yayınladığı ilk bildirisiyle Filistin direnişinde yeni bir döneme girildiğini ilan ediyordu. Gerçek bir hedef yolunda gerçekçi adımların atılacağı bu yeni dönem zorluklarla dolu olacaktı. Zira saltanatlarının tehlikeye girdiğini gören zalimlerin, zaten yapageldikleri zulümlerini artırmaları kaçınılmazdı. Şu imtihan dünyasında tarih boyunca nebiler başta olmak üzere zulme baş kaldıran her insan bunu bilerek ve göze alarak kıyam etmişlerdi. Şimdi kutsal toprakların; dünyanın tüm şer güçlerini parmağında oynatan bu sinsi ve zalim fitne odağından kurtarılması da karşılığında bedel ödenmeden ulaşılabilecek bir nimet değildi. 1920’lerden bu yana zaten süregelen zorluklar, acılar belki artarak devam edecek ama Siyonistler de bu işgal ve zulümlerinin bir bedeli olduğunu görecek, zorluklarla karşılaşacak ve dünya hayatına aşırı düşkünlüklerinden dolayı1 geri adım atmak zorunda kalacaklardı.
Yahudilere karşı dünyanın değişik yerlerinde çeşitli yıllarda düzenlenen saldırılar, Siyonist medyanın haklı Filistin davasını terörizmle özdeşleştirip dünya kamuoyu önünde haksız konuma düşürmesine bilerek ya da bilmeyerek zemin hazırlamıştı. HAMAS ise 1987 sonunda başlayan İntifada eylemlerinin işgal altındaki kutsal İslam beldesi Filistin topraklarıyla sınırlı kalması ve dünyanın herhangi başka bir yerinde Yahudilere yönelik saldırı yapılmaması konusunda kesin bir tutum benimsedi. Böylelikle işgalci Siyonist nüfusa; geldikleri yerlere geri dönmeleri ya da dünyanın herhangi bir yerine gitmeleri, aksi takdirde işgal altında tuttukları bu topraklarda güvende olmayacakları mesajı veriliyordu. Kutsal Filistin topraklarındaki işgali buradaki varlıklarıyla destekledikleri sürece güvende olmayacak, gasp ettikleri topraklarda o toprakların yerlisi olan insanlara zulmederek, onları aşağılayarak yaşamanın kendileri için de bir bedeli olduğunu göreceklerdi.
Birinci intifada süresince işgal ordusunun ateşli silahlarına taşla karşılık verilmesi konusuna özen gösterildi. Böylece dünya kamuoyu yıllar boyunca “işgal ordusunun ateşli silahlarına karşı kendi vatanlarını taşlarla savunan, bu uğurda hayatlarını feda eden masum gençleri ve çocukları” izledi. Filistinlilerin terörist, İsrail’in ise terörle mücadele eden meşru devlet olduğu yönündeki yanlış imaj; (Siyonist medyanın aksi yöndeki tüm çabalarına rağmen) dünya halkları nezdinde belli ölçüde kırıldı. Birçok devletin sahte demokrasi ve insan hakları havarisi, Siyonist güdümlü siyasal iktidarları, sürekli sivil öldüren bu işgalci terör devletine verdikleri desteği kendi halklarına izah etmekte zorlanmaya başladılar.
8 Aralık 1987’den 13 Eylül 1993’e kadar (5 yıl 9 ay) süren bu “İlk İntifada” süresince 1162 kadar Filistinli Müslüman; asker ya da sivil kılıklı işgalciler tarafından şehid edildi. On binlerce Filistinli gözaltına alınıp işkenceden geçirildi. Buna karşılık 60 asker ve 100 sivil kılıklı Siyonist öldü.
Tüm zulüm ve baskı uygulamalarına rağmen intifadayla baş edemeyen İsrail şebekesi, duvarına intifada sloganı yazılan evlerin yıkılmasını emreden ve “işkenceyi resmen serbest bırakan” -insanlık dışı- kanunlar çıkarttı. Normal olarak dünyada hiçbir hukuk sisteminin kabul edemeyeceği bu zulmü (hem de resmen işgal altında tuttuğu topraklarda) uygulayan İsrail’e BM, sözde demokrasi havarisi devletler ve sözde uluslararası hukuk hiçbir müdahalede bulunmadı.
El Fetih’in 2. adamı Halil el Vezir (Ebu Cihad) 16 Nisan 1988’de Tunus’ta Mossad ajanları tarafından katledildi. Bunu 15 Ocak 1991’de sonraki ikinci adam Salah Halef’in (Ebu İyad) aynı şekilde suikastla katledilmesi izledi. Ebu Cihad ve Ebu İyad, aslen Müslüman Kardeşler kökenli oldukları halde imkansızlıklar sebebiyle bu hareketi terk edip daha büyük imkanlara ve bazı devletlerin desteğine sahip olan El Fetih hareketinde yer alan kişilerdendi. İsrail, El Fetih içinde nispeten İslami çizgiyi temsil eden bu önemli liderleri öldürerek, örgüt içinde daha sonra uzlaşabileceği, güdümüne alabileceği seküler kanada ağırlık kazandırmış oluyordu.
Şeyh Ahmed Yasin 18 Mayıs 1989’da tekrar tutuklandı. “Bu mahkeme kanuni olarak beni yargılama hak ve yetkisine sahip değildir. Çünkü bu mahkeme işgalciler tarafından kurulmuştur. Dolayısıyla tamamen gayri meşru ve kanundışıdır” diyerek mahkemede savunma yapmayı reddeden Şeyh Yasin, Siyonistler tarafından ömür boyu hapis cezasına mahkûm edildi.
İsrail 17 Aralık 1992 tarihinde 418 HAMAS ve İslami Cihad mensubunu sınır dışı etti. Güney Lübnan’da Merc ez-Zuhur isimli dağlık alanda; yağmura, kara, kışa rağmen 17 Aralık 1993’e kadar tam bir yıl çadırlarda yaşayan bu insanlar daha sonra ülkelerine geri dönebildiler. Ancak büyük kısmı bu kez İsrail tarafından zindanlara atıldı. Bir yıl dağda sürgünde kalıp döndüğünde zindana atılan mazlumlar arasında en çok tanınan isim Dr. Abdülaziz Rantisi idi.
Hamas 1992 yılında İzzeddin Kassam Tugayları adını verdiği askeri birliklerini oluşturdu. Böylelikle, ileride muhtemelen girişilecek silahlı bir mücadele için doğrudan hazırlıklara başlanmış oldu.
Eski Stern örgütünün tescilli teröristi İzak Şamir liderliğindeki fanatik Likut partisi, İntifada ile mücadelede başarısız olunca 1992 seçimlerini kaybederek iktidarı devretti. Eski Haganah örgütünün tescilli teröristi İzak Rabin liderliğindeki sinsi İşçi Partisi ise Ağustos- Eylül 1993’te FKÖ lideri Yaser Arafat’la anlaşmaya vardı.
1991’de başlayan görüşmeler sonucunda varılan bu anlaşma; İsrail’in, bir türlü baş edemediği İntifada’nın öncüsü HAMAS’a (ve onunla birlikte hareket eden İslami Cihad’a) karşı, 60’lı yıllardan beri baş düşmanı olarak tanınan FKÖ’yle uzlaşmak zorunda kalmasından ibaretti.
Buna göre İsrail ve FKÖ birbirlerinin meşruiyetini tanıdılar. İsrail, 1967’de işgal ettiği Gazze ve Batı Şeria’nın bir kısmında özerk Filistin yönetimine izin verip şehir içinde kolluk işlerini bu özerk yönetimin polislerine bıraktı.
HAMAS ise İsrail işgal şebekesinin meşruiyetini asla kabul etmedi ve FKÖ’nün bunu kabul ederek 1967’den önce işgal edilen topraklardan vazgeçmesine karşı çıktı. Ancak kurulmakta olan özerk Filistin yönetimiyle (dolayısıyla FKÖ’yle) iç çatışmaya girmek istemediği için eylemlerini durdurdu.
Böylelikle Filistin halkının birinci intifadası, İsrail’in direniş karşısında geri adım atıp Filistin özerk yönetimini kabul etmesiyle sonuçlanmış oldu. Ancak İsrail, atmak zorunda kaldığı bu geri adımı bir ileriki aşamada kazanca dönüştürmenin sinsi planlarını yapmaktan da geri durmuyordu. Bu arada, işgal topraklarındaki cinayetlerine de devam ediyordu. İntifadanın sembol isimlerinden, 1971 doğumlu 22 yaşındaki İmad Âkil 24.11.1993’te işgalci siyonistler tarafından şehit edildi.
Yaser Arafat ve sinsi İzak Rabin arasında 1993-1995 arasında yapılan bir dizi anlaşmaya göre İsrail, özerk yönetim kurulmasına izin verdiği ve askerlerini çektiği bölgelerin denetimini (yani Hamas’la çatışma işini) El Fetih örgütü üyelerinden oluşturulacak polis teşkilatına devredecekti. İsrail’in El Fetih’e kurdurduğu özerk yönetimden en önemli isteği, Hamas’a karşı mücadeleye girişmesiydi. Böylece Hamas’ın da onlara karşılık vereceği ve Filistinliler arasında bir iç savaş çıkacağı hesap ediliyordu. Bu hesap tuttuğu takdirde Filistinliler birbirlerini kırarlarken İsrail hiçbir zarar görmeksizin, keyifle olan biteni seyredecekti. Ayrıca Filistin davası uluslararası kamuoyundaki itibarını kaybederken birbirini bile öldüren Filistinlilere karşı İsrail işgali sempatik gösterilecekti.
Özerk yönetim 4 Mayıs 1994’te kuruldu ve kendisine verilen görevi yerine getirmek üzere hemen harekete geçti. Özellikle 25 Şubat 1996 sonrasında binlerce Hamas üyesi tutuklanıp hapishanelere dolduruldu, işkenceden geçirildi ve onlarcası işkence altında şehit edildi. Bu zulmü icra edenler arasında Gazze’de Muhammed Dahlan ve Batı Şeria’da Cibril er-Recub isimli iki İsrail ajanı ön plana çıkıyordu. El Fetih iktidarının uyguladığı zulüm, İsrail’inkini aratmıyordu. Dahlan, o dönemde İsrail’den bile daha fazla tutuklama yaptıklarını söyleyerek övünmekten çekinmiyordu. 1988- 1990 arasında iki buçuk yıl İsrail zindanlarında tutulan, 1992- 1993 arasında Merc ez-Zuhur isimli dağlık açık alanda bir yıl sürgünde yaşayan ve 1993- 1997 arasında 4 yıl yine İsrail zindanlarında tutulup 1997’de serbest kalan büyük mücahid Abdülaziz Rantisi bu kez bizzat ABD’nin isteği üzerine Yaser Arafat’ın talimatıyla on beş ay boyunca hapsedilmiş ve hücrede tutulmuştu.
Ancak bütün bu tahriklere rağmen Siyonistlerin beklediği olmadı ve Hamas, bu yapılanların bir İsrail oyunu olduğunu, kendilerinin oyuna gelmeyeceklerini ve İsrail’den başkasına karşı silah kullanmayacaklarını ilan etti. Gerçekten de El Fetih’in ağır tahriklerine karşı sabreden ve karşılık vermeyen HAMAS, İsrail’e karşı ciddi eylemlerine devam ediyordu.
Özellikle 1994’te peş peşe gerçekleştirilen bombalı “Feda Eylemleri”, direnişi “taş atma” merhalesinden alıp bir ileri merhaleye taşıyordu. Zira mazlum Filistin halkının nasıl haksız bir işgalle karşı karşıya olduğu dünyaya yıllarca gösterilmişti. Şimdi sıra, işgalci Siyonist nüfusu daha fazla korkutacak, yıldıracak ve tersine göçe yöneltecek eylemlere gelmişti.
İslami Cihad örgütü lideri Fethi Şikaki, Filistinlileri sınır dışı eden Kaddafi’yi bundan vazgeçirmek için gittiği Libya’dan dönerken Malta adasında 26 Ekim 1995 tarihinde Mossad ajanları tarafından 44 yaşında şehit edildi.
Ardından İsrail Başbakanı İzak Rabin 4 Kasım 1995’te fanatik bir siyonist tarafından öldürüldü. Fanatik Siyonistler, FKÖ’yle masaya oturulmasını bir ihanet olarak görüyor ve İntifada karşısında mecbur kalınarak başvurulan sinsi bir taktik icabı da olsa Filistin’e özerklik verilmesine karşı çıkıyordular.
Kısa bir süre sonra bomba uzmanı İzzeddin Kassam komutanı Yahya Ayyaş, 5 Ocak 1996’da İsrail ajanları tarafından şehit edildi. HAMAS bu cinayete Şubat ve Mart aylarında toplam 60 işgalciyi öldürerek cevap verdi.
Oslo anlaşmasına göre İsrail ve FKÖ’nün 5 yıl içinde (4 Mayıs 1999’a kadar) nihai çözüme ulaşması gerekiyordu. Ancak İsrail tarafının; Kudüs’ün statüsü, vatanlarından çıkarılmış Filistinli mültecilerin geri dönüşü ve 1967’de işgal edilen topraklarda Siyonist yerleşiminin durdurulması gibi konularda uzlaşmaya yanaşmaması sebebiyle çözüm sağlanamıyordu. İsrail’in sürekli oyalama taktiği gütmesi ve uzlaşmaya yanaşmaması, kendi üzerine düşeni yapan ve verdiği sözleri tutan Arafat’ı hayal kırıklığına uğratmıştı. Buna ilaveten Hamas’ın özerk yönetimin zulümlerine karşı sağduyulu tavrı zamanla özerk yönetim başkanı Yaser Arafat’ı da onlara karşı yumuşattı. Böylece Arafat, HAMAS’a uygulanan zulmü hafifletti.
İşte bu durum, planlarının suya düştüğünü gören İsrail’lileri son derece rahatsız ettii. Arafat’ı “sözlerini tutmamakla” ve “terörü himaye etmekle” suçlayıp Filistin’e karşı saldırılarını yoğunlaştırdılar.
İsrail 18 yıldır güney Lübnan’da bulunan birliklerini 2000 yılı Mayıs ayında geri çekti. Ancak Likut partisinin başına geçen eski Haganah teröristi ve 1982 yılındaki Sabra ve Şatilla katliamlarının elebaşı Ariel Şaron’un 28 Eylül 2000’de binlerce polis eşliğinde Mescid-i Aksa’nın avlusuna girmesine karşı başlayan protesto gösterileri büyüyerek ikinci intifadaya dönüştü. Şaron 7 Mart 2001’de İsrail başbakanı oldu. HAMAS, bir süredir ara verdiği Feda Eylemleri’ne 2001 ortalarında tekrar başladı.
El Fetih’in İsrail’le anlaşmasına, İsrail’i bir devlet olarak tanımasına ve 1967’den önce işgal edilen topraklardan vazgeçmesine FKÖ içindeki etkin gruplardan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) de HAMAS gibi karşı çıkmakta ve dolayısıyla o da özerk yönetimin baskılarıyla karşılaşmaktaydı. Bu örgüt üzerindeki İsrail ve özerk yönetim baskılarının özellikle 2. intifada sonrasında iyice arttığı söylenebilir.
Siyonistlere karşı eylemlere girişen FHKC’nin lideri Ebu Ali Mustafa (Mustafa Zibri) 27 Ağustos 2001’de İsrail füzeleriyle katledildi. FHKC’ye destek veren HAMAS bu cinayetin aslında tüm Filistin halkına yöneltilmiş bir açık savaş ilanı olduğunu duyurdu. FHKC, bu cinayetin intikamı için 17 Ekim 2001’de eski Haganah teröristi aşırı sağcı siyonist turizm bakanı Rehavem Ze’evi’yi öldürdü.
FHKC’nin yeni lideri Ahmet Se’adat, Arafat’ın İsrail’le yaptığı pazarlık sonucu 15 Ocak 2002’de hapse atıldı ve dört yıl sonra 14 Mart 2006’da buraya baskın yapan Siyonist askerler tarafından alınıp İsrail hapishanelerine götürüldü.
Arafat’ın tavizlerini yeterli görmeyen İsrail, 29 Mart 2002’de Savunma Kalkanı Operasyonu adı altında Batı Şeria’ya saldırdı. 35 gün süren saldırılarda sadece Cenin mülteci kampında 1300 Müslüman’ı şehid etti. Yaser Arafat’ın Ramallah’taki karargâhı işgalci askerler tarafından günlerce kuşatma altında tutuldu. Bu saldırılar sırasında ihaneti aşikâr olan Batı Şeria polis şefi Cibril er- Recub, Arafat tarafından görevden alınarak tasfiye edildi.
İsrail bu saldırısına ilaveten, Batı Şeria ve Kudüs’ü kuşatıp açık hava hapishanesine dönüştürecek 760 kilometre uzunluğundaki utanç duvarının inşaatını 2002 ortalarından itibaren başlattı.
Batı Şeria’ya yaptıklarına benzer bir saldırıyı Hamas’ın merkezi olan Gazze’ye karşı da gerçekleştirme konusu İsrail’de uzun uzun tartışıldı. Ancak böyle bir girişimin İsrail ordusunda ağır kayıplara yol açacağı yönündeki raporlar sebebiyle Siyonistler buna cesaret edemedi.
Onun yerine İsrail, HAMAS’ın en büyük liderlerini havadan bombardımanlarla şehid etme yolunu seçti. 31.07.2001’de Cemal Selim ve Cemal Mansur; 23.07.2002’de Salah Şehade; 08.03.2003’de İbrahim el Mukadime; 21.08.2003’te İsmail Ebu Şenneb; 22.03.2004’te Şeyh Ahmed Yasin; 17.04.2004’te Abdülaziz er-Rantisi, 21.10.2004’te ise Adnan el Ğûl şehid edildi. Ancak İsrail bu cinayetleriyle HAMAS’ı yıldıramadı ve Feda Eylemleri’ni durduramadı.
İsrail’in, Dahlan ve Recub gibi ajanlarını daha etkili görevlere getirme baskılarına karşı direnen Arafat 11 Kasım 2004 tarihinde öldü. Kendisinin, çevresindeki İsrail ajanı hainler tarafından zehirlenerek öldürüldüğüne dair ciddi iddialar ve istihbarat bilgileri mevcuttur.
Arafat’tan sonra Filistin devlet başkanlığı koltuğuna, İsrail’e karşı daha teslimiyetçi bir kişi olan Mahmud Abbas geçti.
28 Eylül 2000 ve 8 Şubat 2005 tarihleri arasında sürdüğü kabul edilen İkinci İntifada’da verilen 5103 şehide karşılık 1031 işgalci Siyonist öldürüldü.
Siyonist şebeke; 15 Ağustos- 12 Eylül 2005 arasında Gazze’deki 21 yerleşim birimden 8000 ve Batı Şeria’daki 4 yerleşim biriminden 600 sivil işgalcisini geri çekti. Böylece Gazze’den tamamen çekilmiş oldu.
Böylelikle İslami Hareket’in 1987 sonunda başlattığı aktif direnişin ikinci aşaması da İsrail’in geri adımı ve Filistin davasının kazanımıyla noktalanmış oluyordu. İsrail, Birinci İntifada’nın sonunda olduğu gibi İkinci İntifada’nın sonunda da geri adımını sinsi planlarıyla birleştirmeyi ihmal etmeyecekti. Buna göre Batı Şeria ile Gazze’deki Müslümanları kuşatıp dünyadan soyutlayan, Filistinlilerin elini-kolunu bağlayan ve böylece kendini feda eylemlerine karşı koruma altına alan İsrail; İslami direnişi hava saldırıları ve ambargo yoluyla yıldırmayı hedefliyordu. Ancak İzzettin Kassam tugayları da boş durmayacak ve Siyonist kuşatmayı yırtıp saldırılara karşılık verebilmek için alternatif savunma yöntemleri olarak yerin altından tünel kazma ve uzun menzilli roket imal etme tekniklerini geliştirecekti.
Filistin’de 25 Ocak 2006 tarihinde parlamento seçimleri yapıldı. El Fetih örgütüne bağlı yöneticilerin yolsuzluklarından bıkıp usanan ve direniş yolunda onlara olan güvenini çoktan yitiren halk, Hamas’ı %44,45 oy ve ezici bir milletvekili çoğunluğuyla tek başına iktidara getirdi. Yeni Başbakan İsmail Haniye 19 Şubat’ta görevine başladı.
Bunun ardından İsrail, Filistin özerk yönetiminin gelirlerini kesti. Batı Şeria ve özellikle Gazze’nin dış dünyayla bağlantı kapılarını çoğu zaman keyfi olarak kapatmaya başladı. Uçaklarla ve füzelerle gerçekleştirdiği terör saldırılarını artırdı. ABD ve AB’de Filistin özerk yönetimine olan yardımlarını durdurdular.
Özerk yönetime bağlı olarak daha önceden kurulan güvenlik güçlerinin yetersiz kalması, disiplinsiz hareket etmesi ve hepsinden önemlisi yeni hükümete karşı asi tavırlar içine girmesi sebebiyle 17 Mayıs 2006’da İçişleri bakanlığına bağlı 3000 kişilik yeni bir güvenlik gücü oluşturuldu. Çeşitli grupların katılımıyla oluşturulan ekibin başına getirilen Filistin Halk Direniş Komiteleri lideri Cemal Ebu Samhadana 8 Haziran 2006’da İsrail saldırısıyla katledildi. İsrail bir gün sonra plajda denize giren sivil aileleri uçak bombardımanıyla katletti.
25 Haziran 2006’da HAMAS ve FHDK’nin yer altından tünel kazarak gerçekleştirdikleri ortak operasyonla 2 İsrail askeri öldürüldü ve birisi esir alındı. HAMAS, esir alınan Siyonist askeri esir takasında kullanmak istiyordu. 3 gün sonra 28 Haziran’da İsrail, esir askeri kurtarma gerekçesiyle Gazze’yi işgal için hem hava hem kara harekâtına girişti. Ancak HAMAS’ın merkezi Gazze’yi karadan işgal etmenin Batı Şeria’yı işgal etmek kadar kolay olmadığını görmüş oldu. 26 Kasım 2006’ya kadar tam 5 ay süren hava bombardımanı ağırlıklı saldırılarında 402 Müslümanı şehit edip resmi rakamlara göre 11 kayıp verdi.
İsrail’in başarısız işgal girişimi 17. gününe girerken (12 Temmuz tarihinde) Lübnan’daki Hizbullah isimli örgüt İsrail askerlerine saldırarak sekizini öldürüp ikisini esir aldı. Bunun üzerine İsrail, saldırılarına Güney Lübnan ağırlıklı olarak devam etti. Bundan sonra bir ay daha (14 Ağustos’a kadar) süren saldırılarda bir sonuç alamadı ancak her zaman yaptığı gibi siviller üzerinde ağır bir yıkıma neden oldu. İsrail Lübnan’da 1191 insanı öldürürken 121 asker ve 44 sivil olmak üzere 165 kayıp verdi. Hizbullah örgütünün lideri Hasan Nasrallah 27 Ağustos’ta televizyona çıkarak “Şayet bedelinin yaşadığımız savaş olacağını bilseydik 11 Temmuz tarihinde iki İsrailli askerin kaçırıldığı operasyonu hiç düzenlemezdik” diyerek yaptıkları işten pişmanlığını dile getirdi. İsrail, bu tarz bir saldırının Lübnan’daki örgütü yıldırmak için isabetli, gerekli ve yeterli olduğunu sevinerek gördü.
Gazze’yi işgal edemeyen İsrail, bu kez Filistin’i içten karıştırma çabalarına ağırlık verdi. HAMAS’ın seçimleri kazanmasıyla birlikte Dahlan gibi İsrail ajanlarının organize ettiği militanlar zaten HAMAS mensuplarına karşı ard arda suikastlar düzenlemeye başlamışlardı. Ancak bu saldırılar, başarısız İsrail operasyonundan sonra daha da arttırıldı. Özerk yönetimin El Fetih’li polisleri; 15 Aralık 2006’da dış gezi dönüşü Refah sınır kapısından giriş yapan Başbakan İsmail Haniye’ye ateş açtılar. Bu saldırıda Haniye’nin oğlu yaralandı ve bir koruması şehid oldu.
Hamas, iç savaşın önüne geçmek ve ülkede birliği sağlamak amacıyla tek başına iktidarı bırakarak 15 Mart 2007’de El Fetih örgütüyle koalisyon kurdu ve ona altı bakanlık verdi. Ama direkt İsrail’den talimat alan ve El Fetih örgütü yöneticilerinin ateşkes talimatlarını hiçe sayan ajanlar, Hamas üyelerine karşı saldırılarını devam ettirdiler. HAMAS, sürdürülen müzakerelerde El Fetih yöneticilerinden bu ajanları dizginlemelerini, dizginleyemedikleri takdirde ise onları himaye etmeyip dışlamalarını istiyordu.
Gazze’ye ambargo uygulayarak çoğu kez gıda ve ilaç taşıyan araçların dahi geçişine engel olan İsrail, 1 Şubat 2007’de 11 tırdan oluşan bir konvoyun kendi tarafından gelip Kerem Salim kapısından Gazze’ye geçişine izin verdi. İçişleri bakanlığına bağlı olup Hamas üyelerinden oluşan güvenlik güçleri durumdan şüphelenip tırlarda arama yapmak istedi. Çıkan çatışma sonucu ele geçirilen 2 tırın ağzına kadar silahla dolu olduğu görüldü. İsrail’in Gazze’ye 11 tır dolusu silahı HAMAS’a karşı kullanılmak üzere sokmaya çalıştığı gayet açık iken, olay dünyadaki Siyonist ve mason medya tarafından, Hamas’ın El Fetih konvoyuna saldırısı şeklinde duyuruldu ve Hamas saldırgan taraf olarak lanse edildi.
El Fetih örgütünün askeri kanadı “El Aksa Şehitleri Tugayı” sözcüsü dahi Dahlan’ın dışarıdan para almakta olduğunu açıklamışken, devlet başkanı Mahmut Abbas, İsrail baskılarına uyarak Mart 2007’de Dahlan’ı resmen polis teşkilatının başına atadı. Böylece Hamas iktidarı; İsrail saldırıları ve dünyanın tüm şer güçlerinin baskılarına ek olarak bir de El Fetih örgütü içinde yuvalanmış İsrail ajanlarının artarak devam eden terör eylemleriyle uğraşmak zorunda kaldı.
Dahlan’ın emrindeki polisler, Gazze’de Siyonist kara harekatlarına karşı kazılan ve İsrail’i endişelendiren tünellerden bazılarını ortaya çıkardılar ve bu tünellerin El Fetih ileri gelenlerine suikast amacıyla kazıldığı iftirasını ürettiler. Dahlan bu icraatıyla bir kez daha hem İsrail’in güvenliğine hizmet etmiş hem de Filistin içinde fitne tohumları ekmiş oldu.
2007 Mayıs’ında Dahlan’ın emrinde çalışan 700 militan Mısır’dan gelip İsrail’in izniyle Gazze’ye giriş yaptı. Bu militanların Mısır’da 4 ay özel komando eğitimi aldıkları öğrenildi.
Bu arada bazı El Fetih yetkilileri de faili meçhul cinayetlere kurban gittiler. Hamas, bu saldırılarla alakası olmadığını kesin bir dille ilan etti. Böylece ajanlar, Hamas’ın tahriklere karşı sabretmesi üzerine kendileri cinayet işleyip onun üstüne yıkmaya ve böylece El Fetih’in tamamını Hamas’a karşı kışkırtarak topyekûn bir çatışma çıkarmaya çalışmaktaydılar.
Hamas, bu ajanların saldırılarına karşı önceleri nefsi müdafaa dışında silah kullanmıyordu. Ancak saldırıların bitip tükenmek bilmeden devam etmesi üzerine yıldırma amaçlı, kontrollü ve sınırlı karşılıklar verilmeye başlandı. Hamas’ın iktidara geldiği 2006 Ocak ayından 2007 Haziran ayına kadar geçen 1,5 yıllık süre içerisindeki iç çatışma ve suikastlarda 616 Filistinli hayatını kaybetti. Aynı süre içinde İsrail’in şehit ettiği Filistinli sayısı ise 659’du.
Daha fazla kayıp verilmemesi, Filistin halkının içinde uzun zaman unutulmayacak husumetlerin ve kan davalarının ortaya çıkmaması, Filistin davasının ümmet ve dünya kamuoyu önünde zedelenmemesi gibi kaygılardan hareketle bir buçuk yıl boyunca olayları büyütmemek, masaya yumruğu vurmamak için her türlü sabrı ve fedakarlığı sergileyen Hamas, denenen çeşitli yolların hiç birinin işe yaramaması ve ortaya çıkmasından korkulan sonuçların zaten ortaya çıkıyor olması sebebiyle bataklığı bizzat kurutma yönünde geniş kapsamlı bir harekat gerçekleştirdi. 12-15 Haziran tarihlerini kapsayan 4 günlük harekât neticesinde Gazze bölgesinde kontrol sağlandı, ajanların bir kısmı öldürülerek ya da tutuklanarak bertaraf edilirken diğer bir kısmı soluğu dışarıda aldı.2 Güney yönüne kaçan ajanlar İsrail’in hiçbir müdahalesiyle karşılaşmadan Mısır’a geçtiler. Kuzey yönüne kaçan ajanlar ise bizzat İsrail askerlerinin himayesi altında işgal bölgesini aşarak özerk yönetime bağlı Batı Şeria’ya ulaştırıldılar.
Ajanlarının, seçimle iş başına gelen HAMAS iktidarını Gazze’de şiddet yoluyla deviremediklerini ve yenildiklerini gören İsrail 2007 yılı Haziran ayından itibaren Gazze’ye katı bir ambargo uygulamaya başladı. Güney sınırında Mısır firavunu Hüsnü Mubarek’in de katkısıyla uygulanan ambargo, 1,5 milyon insanın yaşadığı Gazze’yi dünyanın en büyük açık hava hapishanesi haline getirdi.
Filistin’in İsrail işbirlikçisi devlet başkanı Mahmut Abbas’tan gelen tepki de efendilerinin tepkisinden farklı olmadı. Abbas; Hamas’ın Gazze’de fitneye dur diyen, suikast ve cinayetleri bitiren bu müdahalesini bahane yaparak halkın oylarıyla seçilmiş hükümeti görevden aldığını ilan etti. Gerek A.B.D. gerekse İsrail, Abbas’ın bu hareketini tebrik etti ve ona her türlü desteği vermeye hazır olduğunu ilan etti. Öte yandan Gazze’den temizlenen İsrail ajanı Dahlan çetesi; cinayet, adam kaçırma, kundaklama vb. terör eylemlerini bu kez Batı Şeria’da yoğunlaştırdı.
Abbas’ın kararını tanımadığını ilan eden Hamas, tamamen kontrol altına aldığı Gazze’de iktidarını devam ettirdi. Zaten coğrafi bakımdan birbirinden kopuk iki parça halinde olan Filistin özerk bölgesi yönetim bakımından da ikiye bölünmüş oldu. Gazze’de seçilmiş hükümet görevini sürdürürken, Batı Şeria’da A.B.D. ve İsrail güdümlü işbirlikçi bir hükümet darbe yoluyla tekrar işbaşına geldi.
HAMAS’a karşı Filistin içindeki ajan şebekeleriyle sonuç alamayan ve bir buçuk yıllık zalim ambargo ile Gazze’yi iyice zayıflattığını düşünen İsrail, 27 Aralık 2008 tarihinde burayı işgal etmek üzere ikinci kara harekâtına girişti. Siyonistlerin “Dökme Kurşun” dedikleri bu saldırıyı HAMAS “Furkan Savaşı” olarak adlandırdı. HAMAS liderlerinden Hadis alimi Nizar Reyyan 1 Ocak 2009’da, Filistin İç İşleri Bakanı Said Siyam ise 15 Ocak 2009’da şehit edildi. 18 Ocak 2009’a kadar (23 gün) süren saldırılar, İsrail’in yine askeri alanda yenilgisi ve sivillere karşı katliamıyla neticelendi. Bombardımanlarda 1133 sivil Müslüman şehit oldu. Bu şehitlerden 410’u çocuk, 104’ü kadın ve 619’u erkekti. Askeri olarak ise verilen 303 şehide karşılık kesin olarak tek tek tespit edilen 49, toplamda tahmini olarak ise 80’in üzerinde işgal askeri öldürüldü. (Kayıplarını gizlemesiyle ünlü olan İsrail bu sayıyı 10 asker ve 3 sivil olarak duyurdu).
Türkiye’nin İmam Hatip Lisesi ve Millî Görüş Hareketi kökenli Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 29 Ocak 2009 tarihinde Davos’ta düzenlenen toplantıda İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e Siyonistlerin daha önce hiçbir resmi ağızdan direkt olarak görmedikleri şekilde sert tepki gösterdi. Tüm dünyanın gözleri önünde ilk kez bir Siyonist liderin yüzüne “siz öldürmeyi iyi bilirsiniz, plajdaki çocukları nasıl öldürdüğünüzü de biliyorum” vb sözler söyledi.
Gazze’ye uygulanan insanlık dışı ambargoyu kırmak üzere İHH ve Özgür Gazze Hareketi öncülüğünde oluşturulan konvoy Türkiye’de buluştuktan sonra 30 Mayıs 2010’da saat 15:45’te Kıbrıs Mavi Marmara açıklarından yola çıktı. En büyüğü Mavi Marmara isimli gemiden oluşan 6 gemilik konvoy 37 farklı ülkeden 663 aktivist ve 6.000 ton insani yardım taşıyordu. Aktivistler arasında çeşitli ülkelerden gazeteciler, milletvekilleri, Nobel Ödülü sahipleri de bulunuyordu. Uluslararası suları takip ederek Mısır kıyılarına ulaştıktan sonra sahilden Gazze’ye ulaşmayı hedefleyen konvoy 31 Mayıs 2010 sabahı saat 04.30’da sabah namazı kılınırken, uluslararası sularda işgalci terör şebekesi İsrail’in saldırısına uğradı. Türkiye’den katılan 380 aktivistten 10’u saldırıda şehit oldu. Biri Almanya vatandaşı olan 23 Türk ağır yaralanırken, 29’u Türkiye, 1’i Endonezya vatandaşı olan 30 aktivist de hafif yaralandı. (Saldırı anında 9 şehit, 24 ağır yaralı varken ağır yaralılardan Uğur Süleyman Söylemez de 4 yıl komada kaldıktan sonra 23 Mayıs 2014’te şehit olmuştur). Mavi Marmara şehitlerinin isim ve yaşları şöyledir: Furkan Doğan 19, Necdet Yıldırım 32, Cevdet Kılıçlar 38, Ali Haydar Bengi 39, Cengiz Akyüz 41, Fahri Yaldız 43, Cengiz Songür 47, Uğur Süleyman Söylemez 47 (şehit olduğunda 51), Cengiz Topçuoğlu 53, İbrahim Bilgen 61.
HAMAS tarafından 25 Haziran 2006’da esir alınan işgal askeri Gilad Şalit, İsrail kamuoyunda rahatsızlığa sebep oluyordu. Kamuoyu baskısı altındaki İsrail işgal hükümeti, Mısır’ın arabuluculuğunda masaya oturdu. 11 Ekim’de imzalanan anlaşmaya göre HAMAS, 18 Ekim 2011 tarihinde 1027 Filistinli esiri kurtarma karşılığında Şalit’i işgalcilere teslim etti. Filistinli esirlerden 477’si 18 Ekim’de, diğer 550’si Aralık ayında kurtarıldı. HAMAS, kendi mensuplarının yanı sıra 300 El Fetih üyesi, 50 Halk Cephesi üyesi ve 20 Demokratik Cephe üyesi esiri de kurtararak diğer Filistinli örgütlere de önemli bir jest yapmıştır. Kurtarılan esirler arasında Yahya Sinvar, Hüsam Bedran, Zahir Cebbarin gibi isimler de yer alıyordu. İşgalciler, serbest bıraktıkları esirlerden Batı Şeria ve Kudüs’te yaşayan 48’ini 2014 yılında tekrar esir aldılar. Böylece işgalcilik, gaspçılık, soykırımcılık, bebek katilliği, işkencecilik gibi insanlık suçlarını 20. Yüzyılın başından beri sürekli işleyen Siyonistlerin, imza attıkları anlaşmaları nasıl ihlal ettikleri de bir kez daha görülmüş oldu.
Siyonistler, Gazze’ye yönelik aralıklarla yaptıkları ve hiç vazgeçmedikleri hava saldırılarına ilaveten 14.11.2012 tarihinde “Bulut Sütunu” adını verdikleri üçüncü kapsamlı katliama giriştiler. İlk gün yaptıkları ani bombardımanda HAMAS’ın askeri kolu İzzeddin Kassam Tugaylarının ikinci komutanı Ahmed Cabiri şehit oldu. 21.11.2012 tarihine kadar 8 gün devam ettikleri bu katliamda 162 Filistinliyi şehit ettiler. Gazze’de 200 ev tamamen, 1.500 ev ise kısmen yıkıldı. Ayrıca onlarca cami, okul, üniversite, kamu binası ve mezarlık tahrip edildi. Buna karşılık bir kısmı karadan işgal denemesinde bir kısmı ise HAMAS’ın roketleriyle olmak üzere 20 Siyonist öldürüldü, 625 Siyonist yaralandı.
Soykırımcı İsrail işgal şebekesi Gazze’de 08.07.2014 ve 17.08.2014 tarihleri arasında 51 gün süren dördüncü ve en büyük katliamını gerçekleştirdi. “Koruyucu Hat Saldırısı” adını verdikleri bu katliamda 1.462’si sivil ve 789’u asker olmak üzere 2.158 Filistinli şehit edildi. Sivil şehitlerden 551’i çocuktu. 3.329 binanın tamamen ve 23.445 binanın kısmen yıkıldığı bu saldırılarda 11.000’den fazla Filistinli de yaralandı. Buna karşılık 75 asker ve 8 sivil olmak üzere toplam 83 Siyonist’in öldürülüp 2.522 Siyonist’in de yaralandığı rapor edildi.
2021 yılına gelindiğinde Siyonistler Mescidi Aksa’ya ve Kudüs’teki Müslümanlara yönelik saldırılarını iyice artırmışlardı. Özellikle Nisan ve Mayıs aylarına denk gelen Ramazan ayında iyice azıttılar. Kudüs’teki Şeyh Cerrah mahallesini gasp edip Müslümanları oradan sürgün etme kararı aldılar. Mübarek Ramazan ayında Hem Şeyh Cerrah mahallesinde hem de Mescidi Aksa’da çok sayıda Müslümanı yaraladılar. HAMAS bu saldırılara roket atışlarıyla karşılık verince işgalciler Gazze’ye yönelik beşinci toplu katliamlarını başlattılar. 6 Mayıs ve 21 Mayıs 2021 tarihleri arasında 16 gün devam eden saldırılarında Gazze’de 248, Batı Şeria’da 11 sivil şehit edildi, 2000’e yakın sivil yaralandı. 18 HAMAS mücahidi şehit olurken 16 Siyonist asker ve 25 kadar Siyonist sivil öldürüldü. Bu arada Siyonistler, Mescidi Aksa’ya yönelik saldırılarına ara vermek zorunda kaldılar. HAMAS mücahitleri ve Gazze’nin mübarek halkı, kutsal mescidi Aksa’yı korumak için bir kez daha kendi kanıyla ve canıyla etten duvar oluşturmuştu.