FİLİSTİN TARİHİ 12 Haziran 2025, 14:02
Eski Dönemler:
Eldeki bulgular incelendiğinde Filistin’deki insan yaşamının çok eski tarihlere kadar uzadığı anlaşılmaktadır. Üç kıtanın kesişme noktasındaki stratejik konumu, tarım ve hayvancılığa elverişli arazileri ve Akdeniz sahillerinin zenginlikleri bu toprakları insan yerleşimi için her zaman cazibe merkezi haline getirmiştir.
Filistin'de insan yaşamına dair bulgular çok önceden başlamakla birlikte yerleşik yaşama dair en eski kalıntılar 7000 yıllıktır. Buraya büyük kabilelerin yerleşimlerinin ise 5.000 yıl önce başladığı düşünülmektedir. Tahminen M.Ö. 1800’lerde Mezopotamya, Harran, Hicaz, Sînâ gibi bölgelerde yaşayan Hazreti İbrahim ömrünün bir kısmını da Filistin’de geçirmiş ve burada vefat edip defnedilmiştir. Kabri, oğlu Hazreti İshak, torunu Hazreti Yakup ve eşlerinin kabirleriyle birlikte El Halil şehrinde, El Halil camiindedir.
Milattan önce 3.000-1.200 arasında bölgeye sırasıyla en eski Arap kabilesi sayılan Amalikalılar, Ken’ânlılar, Fenikeliler, Ârâmîler, Filistler ve İsrailoğulları gelip yerleşmiştir.
Bölge kimliğinin oluşmasında Ken’ânlıların ve Filistlerin ayrı bir yerinin olduğu görülmektedir. Kudüs şehrini kuranlar Ken’ânlıların bir kolu olan Yebusilerdir ve M.Ö. 1003 yılında Hazreti Davud tarafından fethedilmesine kadar şehrin ismi Yebus olarak kalmıştır. M.Ö. 1276 yılında dışarıdan deniz yoluyla gelip yerleştikleri Gazze ve çevresinde 5 büyük şehir kuran Filistler ise adlarını Filistin ülkesine kalıcı olarak yazdırmış olan kavimdir.
Ardından M.Ö. 1000’lere doğru bölgeye İsrailoğulları Mısır tarafından göç ederek geldi. İsrailoğulları, Hazreti İbrahim oğlu Hazreti İshak oğlu Hazreti Yakup’un on iki oğlundan türemiş bir milletti. Hazreti Yusuf’un babası Hazreti Yakup’u ve 11 kardeşini Mısır’a yerleştirmesinden sonra orada çoğalmışlardı. Hazreti Musa onları firavunun zulmünden kurtarıp Sina yarımadasına götürmüştü. Daha sonra Filistin’e geldiler.
Önce Talut (1047-1007), sonra Hazreti Davud (1007-970) ve ardından oğlu Hazreti Süleyman (970-931) yönetiminde İsrailoğulları Filistin bölgesine hâkim oldular. (Yıllarla ilgili farklı ama birbirine yakın başka tarihler de verilebilmektedir). Kudüs Hazreti Davud tarafından M.Ö. 1004’te fethedildi. Mescidi Aksa ise Hazreti Davud tarafından planlanan yerde ilk olarak M.Ö. 957’de Hazreti Süleyman tarafından inşa edildi. Hazreti Süleyman’ın devleti Filistin merkez, Kudüs başkent olmak üzere Ürdün’ü, Lübnan’ı ve Suriye’nin bir kısmını da kapsıyordu.
Talut, Hazreti Davut ve Hazreti Süleyman’ın ülke sınırları
Ancak Hazreti Davut ve Hazreti Süleyman’ın güçlü otoriteleri altında bozgunculuk ve zulüm yapmakta zorlanan İsrailoğulları, onlardan sonra yine Batıl işlere yöneldiler. (İsrailoğullarının kendilerine gönderilen peygamberlere rağmen her fırsatta ve her dönemde sergilediği azgınlıklar konusunda daha detaylı bilgilere “İNSANLIĞIN YÜZKARASI SİYONİZM İDEOLOJİSİ” başlığı altında yer verilmiştir.) İsrailoğulları, Hazreti Süleyman’dan hemen sonra kuzeyde İsrail, güneyde Yahuda isimli iki devlete bölündüler ve hem birbirleriyle mücadele edip savaşmaya hem de insanlara zulmetmeye başladılar.
M.Ö. 9-8. Yüzyıllarda Filistin’deki İsrail ve Yahuda krallıkları
200 yılı aşkın bir zaman sonra M.Ö. 721 yılında Asurlular gelip kuzeydeki İsrail krallığını yıktılar ve İsrailoğullarının bir kısmını Mezopotamya’ya sürgün ettiler. 123 sene daha geçtikten sonra M.Ö. 598-597 yılında bu kez Babilliler Kral Buhtunnasr (Nabukadnezar) yönetiminde gelip Kudüs’ün de içinde olduğu Yahuda krallığına son verdiler. Mescidi Aksa’yı yıkıp bu bölgede yaşayan İsrailoğullarını Babil’e sürdüler. Baskı altında geçen 59 yıldan sonra Pers’ler gelip 539 yılında Babil devletini yıkınca 40.000 civarında İsrailoğlu Filistin’e geri döndü. Onlara bu imkânı sağlayan Pers imparatorluğunun kurucu kralı Kyros’un emriyle Mescidi Aksa ikinci kez inşa edildi.
Filistin M.Ö. 334’te Büyük İskender tarafından ele geçirildi. Onun 11 yıl sonra ölümü üzerine imparatorluğunun bölünmesiyle ortaya çıkan Mısır merkezli Ptolemaios ve İran merkezli Seleukos krallıkları Filistin topraklarını da paylaştı. Kudüs’ü işgal eden Seleukoslar, Mescidi Aksa’yı puthaneye çevirecek kadar ileri gittiler. İsrailoğulları, Seleukosların ağır baskısından M.Ö. 164’te kurtulup Hasmon Hanedanlığı yönetiminde bağımsızlıklarına kavuşsalar da bu durum uzun sürmedi ve Roma İmparatorluğu M.Ö. 63’te istila ettiği bölgeyi M.Ö. 31’de resmen sınırlarına kattı.
Roma Dönemi:
İsrailoğulları başlangıçta işgalci Romalılarla kısmen uyum içinde yaşadılar. Hatta Romalıları Hazreti İsa’nın kendileri için tehlikeli birisi olduğuna ikna eden ve onun için idam kararı aldırtanlar da İsrailoğullarıydı. Ancak Allah Hazreti İsa’yı göğe kaldırdı ve onu ihbar eden Yahuda İşkaryot’un simasını ona benzetti. Böylece Romalılar Yahuda’yı Hazreti İsa sanıp idam ettiler ve Hazreti İsa’nın tebliğ ettiği Hak dini yasakladılar. Din ise gizli gizli yayılmaya devam etti. Bu arada Pavlus isimli bir Yahudi, Hazreti İsa’nın aslında Allah’ın oğlu olduğu iftirasını yaymaya başladı. İsevilerin içinden bu iftiraya inananlar 300 yıl boyunca azınlıkta kaldılar.
İsrailoğulları M.S. 63-73, 115-117 ve 132-135 yıllarında Romalılara isyan ettiler. İlk isyan sırasında (70 yılında) Kudüs tahrip edildi ve Mescidi Aksa 668 yıl önceki Babil istilasından sonra ikinci kez yıkıldı. Üçüncü ve son isyanları ise Babil sürgününden 733 yıl sonra bölgeden bir kez daha ve tamamen sürgün edilmeleriyle neticelendi. Putperest Romalılar 70 yılında Kudüs’ü tahrip edip Mescidi Aksa’yı yıktıktan ve 135 yılında Yahudileri bölgeden kovduktan sonra burayı bir Roma şehri tarzında yeniden yapılandırdılar. Bu arada yıkılan Mescidi Aksa bir harabe olarak kaldı.
Hem Yahudilere hem de İsevilere baskı yapan Roma İmparatorluğu M.S. 313 yılında İseviliği serbest bıraktı. 325 yılında Romalılar İznik’te bir konsil topladılar ve 3 asır boyunca gizli gizli yazılıp korunmuş olan İncil nüshalarını ve yüzlerce din bilginini buraya getirttiler. Konsil sonucunda, Hazreti İsa’nın tanrının oğlu olduğu ve öldürüldüğü görüşünü İseviliğin resmi inancı olarak ilan ettiler. Pavlus’un bu öğretisi doğrultusunda yazılmış dört farklı incili bırakıp ele geçirebildikleri diğer tüm İncil nüshalarını yok ettiler. Böylece 12 yıl önce İsevilik üzerindeki resmi yasağı niçin kaldırmış oldukları anlaşıldı. Bu yolla; Hazreti İsa’nın bir peygamber olduğu inancına dayalı gerçek İsevilik üzerindeki yasak ve baskıyı aslında aynen devam ettirirken bu inancı saptırıp bozan başka bir inancı kendi elleriyle güçlendirmiş oldular. Roma imparatorluğunun gücü bu Hak inancı dışarıdan mücadele ederek bastırmaya yetmemişti ama şimdi dostmuş gibi yaklaşarak İncil nüshalarını toplayıp yok etmiş ve onu savunan insanları deşifre edip etkisiz hale getirmişlerdi. Böylece Allah’ın dini, Yahudilerin daha önceki değiştirmelerinden sonra bir kez daha değiştirilmiş ve Hıristiyanlık diye yeni bir din daha ortaya çıkmıştı.
İznik konsilinden 55 sene sonra (380 yılında) Roma İmparatorluğu Hıristiyanlığı devlet dini olarak kabul etti. Bu tarihten sonra Yahudiler ve gerçek İsevilerle birlikte putperestler de baskı altına alındı. Hıristiyan Roma yönetimi ve onun otoritesi altında Hıristiyanlaşan Avrupa milletleri Hazreti İsa’nın katilleri olarak gördükleri Yahudiler üzerinde büyük bir baskı oluşturdular. Putperestlik döneminde Kudüs ve Filistin’den sürgün ettikleri Yahudileri Hıristiyanlık döneminde de bu topraklardan uzak tuttular. Romalılar Kudüs’ün çeşitli yerlerine kiliseler inşa ettiler ama Mescidi Aksa’nın yıkıntıları, Roma Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra da harabe olarak kalmaya devam etti.
İslam Dönemi:
Efendimizin ﷺ büyük dedesi olan Haşim bin Abdümenaf, Arabistan’ın çevresindeki devletlerle anlaşmalar yaparak Kureyşlilerin bu ülkelerde ticaret yapmasını sağlamıştı. Böylece büyük kervanlarla kışın Yemen ve Habeşistan’a (Şitâ), yazın Suriye ve Anadolu’ya (Sayf) seferler düzenlemekteydiler. Haşim böyle bir sefer sırasında Gazze’de vefat edip orada defnedilmiştir.
Mekke’de Hazreti İbrahim’in dini İslam’ı devam ettiren ve putlara tapmayı reddeden az sayıda Hanif en baştan beri Kabe’ye yönelerek namaz kılıyordu. Efendimiz ﷺ ve ashabı ise namazlarını Mescidi Aksa’ya yönelerek kılmaya başlamışlardı. Hatta müşrikler bu konuda onlara sataşıyorlardı (Bakara 142). Mescidi Aksa’yı kıble yapan bir ayet yoktur. Bunun, efendimizin ﷺ bir tercihi olmadığı da ayetle sabittir (Bakara 144). Dolayısıyla Kudüs’teki Mescidi Aksa’ya yönelerek namaz kılmanın efendimize ﷺ Kur’an dışında bir vahiyle emredildiği açıktır. Ancak hicri 2. Yılda (16-17. ayda) ve Bedir Savaşından 2 ay önce efendimiz ﷺ Medine’nin 5 kilometre uzaklıktaki bir dış mahallesi olan Benî Selime mescidinde namaz kıldırırken nazil olan Bakara Suresinin 144. Ayeti kerimesiyle artık bundan sonra namazların Kabe’ye doğru kılınması emredilmiştir.
Vahyin onuncu yılında yani hicretten üç yıl, kıblenin Kabe’ye çevrilmesinden 5 yıl önce efendimiz ﷺ bir gece rabbimiz tarafından mucizevi bir şekilde Mekke’den alınıp Kudüs’teki Mescid’i Aksa’ya getirilmiş (İsrâ) ve oradan tüm kâinatın üzerinde Arş’a kadar yükseltilmiş (Mîrac), sonra yine Kudüs üzerinden Mekke’ye geri getirilmişti. En büyük melek olan Cebrail aleyhisselam’ın eşlik ettiği bu yolculuk sırasında kendisi Mescid’i Aksa’nın kalıntıları üzerinde diğer tüm peygamberlerin ruhaniyetine namaz kıldırmış, daha önce hiç gitmediği Mescidi Aksa ve çevresini görüp tanımış ve dönüşünde kendisine inanan ya da inanmayan insanlara bu kalıntılarda gördüğü her şeyi detaylarıyla anlatmıştı.
Kudüs, Müslümanlar tarafından fethedilmeden 24 yıl önce (miladi 614 yılında) İran Sasani İmparatorluğu tarafından ele geçirilmişti. Bizans ordusunu büyük bir bozguna uğratan Sasaniler, Kudüs’ü de işgal ettiler ve burada büyük bir katliam yaptılar. Müslümanlar, Zerdüştlük karşısında dinen kendilerine daha yakın buldukları Rumların yenilgisine ve yaşanan zulümlere üzülmüşlerdi Aldıkları mağlubiyet ve uğradıkları büyük yıkım Bizans’ı içeride de karışıklığa sürüklemişti. Dolayısıyla Sasanilerin Bizans karşısında sağladığı net üstünlüğün yakın zamanda değişeceğine hiç kimse ihtimal vermiyordu. İşte bu sırada Rum suresi nazil oldu. Rabbimiz;
غُلِبَتِ الرُّومُۙ ف۪ٓي اَدْنَى الْاَرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَۙ ف۪ي بِضْعِ سِن۪ينَۜ لِلّٰهِ الْاَمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُۜ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَۙ
“Rumlar (Arap yarımadasına) en yakın bir yerde yenildiler. Ancak onlar bu yenilgilerinden sonra, birkaç yıl içinde yeneceklerdir. Bundan önce de sonra da iş (emir) Allah'ındır. O gün Müslümanlar sevinirler”. (Rum Suresi 2-4) buyurmaktaydı.
Ayette geçen ف۪ي بِضْعِ سِن۪ينَۜ (birkaç yıl içinde) ifadesi Arapçada 3 ile 9 yıl arası dönemi ifade eder. Gerçekten de Herakleios İmparatorluk tahtını ele geçirdi, karışıklık içine sürüklenen devletini toparladı ve yenilgiden tam 9 sene sonra, 623 yılında Sasanileri büyük bir yenilgiye uğrattı. Sonra onları 627’de bir kez daha mağlup etti ve 629’da Kudüs’ü geri aldı. Kur’an’ı Kerim’in sayısız mucizelerinden birisi de bu olayın gerçekleşmesidir.
Efendimiz ﷺ, Mekke’li müşriklerle yapılan Hudeybiye barış anlaşmasından sonra 8/629 yılında krallar ve valilere mektuplar gönderip onları İslam’a davet ediyordu. Hristiyan Gassânî Arapları’nın reislerinden Şürahbîl b. Amr, efendimizin mektubunu Filistin valisine götüren Haris bin Umeyr’i yolda yakalatıp şehid etti. Buna çok üzülen Efendimiz ﷺ, bölgeye 3000 kişilik bir ordu gönderdi. Sasanileri yenip Kudüs’ü geri alan yüzbinlerce kişilik Bizans ordusu bu sırada Filistin’deydi. Lut Gölü’nün güneyinde, Kudüs’e 50 km uzaklıktaki Mute mevkisinde yapılan savaşta Müslümanların kumandanları olan büyük sahabiler Zeyd bin Harise, Cafer bin Ebu Talib ve Abdullah bin Revaha şehid düştü. Bu bölge bugün Ürdün sınırları içinde kalmaktadır. Komutayı devralan Halid bin Velid Bizans ordusunu durdurmayı başardı ve savaşta denkliği sağladı. Ardından orduyu sağ salim Medine’ye getirdi.
Herakleios idaresinde yeniden eski gücüne kavuşan Bizans, Hazreti Ömer’in halifeliği döneminde 13/ 634 yılındaki Ecnadeyn ve 15/ 636 yılındaki Yermuk savaşlarında mağlup edildi. Filistin’in önemli bir kısmı Amr bin As komutasındaki ordular tarafından fethedildi. Büyük sahabe Ebu Ubeyde bin Cerrah komutasındaki ordu tarafından kuşatılan Kudüs, anlaşma yapılarak kan dökülmeden, bizzat Hazreti Ömer’in gelip katıldığı törenle hicri 17, miladi 638 yılında teslim alındı. Böylece Bizans’tan Sasaniler’e geçtikten 15 sene sonra tekrar Bizans tarafından ele geçirilmiş olan kutsal Kudüs, bundan yine 9 sene sonra da Müslümanlar tarafından fethedilmiş oldu.
Hazreti Ömer; 144 dönümlük bir alanı kaplayan, Romalıların yıktığı ve yüzyıllardır harabe halde bulunan Mescidi Aksa’ya geldi. Efendimiz’in ﷺ üzerine çıkıp oradan göğe yükseldiği, şimdi üzerinde Kubbetü’s Sahre bulunan muallak taşının kıble tarafındaki çöplerle molozları kendi elleriyle ve diğer müminlerle birlikte temizleyip orada namaz kıldırdı. Müslümanlar burada harabenin üzerine kalaslar döşeyerek 3000 kişilik sade bir mescit yaptılar. Mescit, muallak taşının güneyindeydi ve doğu duvarı yönünde uzanıyordu. Daha sonra bu yapı kaldırılarak zemin taşla döşenmiş ve Kudüs’teki Haremi Şerif yani Mescidi Aksa alanı üzerinde 5 tane mescit inşa edilmiştir. Bu mescitlerden sekizgen şekilli ve altın kubbeli Kubbetü’s Sahre, hicri 66-72 (686-692) yılları arasında Emevi halifesi Abdülmelik bin Mervan tarafından inşa ettirilmiştir. Mescid-i Aksa’nın ana yapısı olan 80x50=4000 m2 alan üzerine kurulu büyük Kıble Mescidi de yine aynı halife ile sonraki halife olan oğlu Velid tarafından yapılıp 92 (710) tarihinde tamamlanmıştır. Ancak depremler ve doğal afetlerden zarar gören yapı daha sonra çok kez onarım görmüştür.
Kubbetü’s Sahre altında muhafaza edilen Muallak Taşı
Hazreti Ömer; Muaz bin Cebel ve Ubade bin Samit gibi önde gelen alim sahabeleri, halka İslam’ı öğretmek üzere bölgeye gönderdi. Gerek dört halife gerekse Emeviler döneminde bölge halkının büyük kısmı İslam’ı kabul ederken çeşitli Arap kabileleri de gelip bölgeye yerleşti. Daha önce ihmal edilmiş olan Filistin, İslam fethinden sonra bir cazibe merkezi haline geldi ve kalkındı. Her dinden insan burada yaşamını refah ve özgürlük içinde sürdürmeye başladı.
Zeyd b. Hârise, Ca‘fer b. Ebû Tâlib, Abdullah b. Revâha, Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Üsâme b. Zeyd, Amr b. Saîd b. El-Âs, Ebân b. Saîd b. El-Âs, Muâz b. Cebel, Ubâde b. Sâmit, Dihye b. Halîfe el-Kelbî, Kâ‘b b. Umeyr el-Gıfârî, Hâris b. Nu‘mân, Abdullah b. Sehl, Ayyâş b. Ebû Rebîa, Amr b. Tufeyl, Nuaym b. Abdullah, Fazl b. Abbas, Abdullah b. Tufeyl, İkrime b. Ebû Cehil, Süheyl b. Amr, Şürahbîl b. Hasene Filistin’de şehid olarak ya da vefat ederek defnedilmiş sahabelerden bazılarıdır.
Emeviler döneminde Yafa ile Kudüs arasında Yafa’ya 15, Kudüs’e 35 km kadar mesafedeki merkezi bir konumda Remle şehri kuruldu ve burası Filistin’in yönetim merkezi haline getirildi. Abbasiler döneminde Filistin ve Suriye bir eyalet olarak birleştirildi ve Remle eyalet başkenti olarak kaldı.
Miladi 9-10. Yüzyıllara gelindiğinde İslam dünyasında iktidar mücadelelerinin yol açtığı bölünme ve parçalanmaların artışı Filistin’i de etkiledi. Filistin, sırasıyla Tolunoğulları (868-905), Abbasiler (905-935), İhşidîler (935-969), Fatımiler (969-1071) tarafından idare edildi. Kudüs 1071-1098 arasında Selçuklularda kaldı. 1069-1098 arası Selçuklular ve Fatımiler’in güç mücadelesine sahne olup birkaç kez el değiştiren ülke 1098’de yine Fatımilerin eline geçti. Bu sırada Avrupa’dan yola çıkan Haçlı orduları Filistin’e doğru ilerlemekteydi.
Müslümanlar Kudüs’e her dinden insan için din özgürlüğü getirmişlerdir. Müslümanlar arasında devletler ve iktidarlar el değiştirse de bu durum değişmemiştir. Böylece 1099 yılına kadar burada Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler birlikte, güven içinde yaşamışlardır. Mescidi Aksa’nın bitişiğinde Müslüman mahallesi olduğu gibi Hıristiyan ve Yahudi mahalleleri de vardı. Bu durumun -çok şiddetli olmasa da- tek istisnası Şii Fatımi yönetiminde 969-1071 arasında yaşanmıştır. Mısır’da iktidarı elinde tutan Fatımiler Kudüs’te Müslümanlara olduğu gibi Hıristiyan ve Yahudilere de birtakım baskılar yapmışlardır. Ancak bu dönemde bile farklı dinlerden insanlar katliama uğramamış ve bölgeden sürgün edilmemişlerdir.
Haçlı Seferleri:
1095 yılına gelindiğinde Katoliklerin başı Papa II. Urbanus Ortadoğu üzerine bir haçlı seferi kararı aldı. O dönemde Selçuklular, yeni fethettikleri Anadolu’da çok güçlü değildi. Irak ve Suriye coğrafyaları ise yarı bağımsız ya da tam bağımsız birçok şehir devleti arasında bölüşülmüş durumdaydı. İlmi, kültürel, siyasi, askeri, ekonomik alanlarda 450 yıldır süren refah ve hakimiyetle rehavete sürüklenen Müslümanlar kendi içlerinde rekabete girişmiş, mücadeleye başlamış, böylece bölünüp parçalanmıştı.
İşte İslam dünyasının kendi içinde bu bölünmüşlükleri yaşadığı bir dönemde, 1096 yılında yola çıkan ilk ordu Anadolu Selçukluları tarafından Yalova’da imha edildi. 1097 yılında yola çıkan daha güçlü ordu ise Ege, İç Anadolu, Antakya, Batı Suriye, Lübnan ve Filistin topraklarını geçerek 1099’da Kudüs önlerine geldi. Bu arada Müslümanların hem kendi içlerindeki bölünmüşlüklerinden hem de dikkatlerinin Kuzey’den gelen haçlı tehlikesine yoğunlaşmasından yararlanan Fatımiler 1098 yılında Kudüs’ü tekrar ele geçirmişlerdi. İşte bundan kısa süre sonra Kudüs önlerine gelen Haçlılar 10 günlük bir kuşatmanın ardından 15 Temmuz günü Fatımi valisiyle anlaştılar. Zaten kendisi de o şehirde bir işgalci olan, o şehrin halkını kendi halkı olarak görmeyen hatta düşman olarak gören Fatımi valisi şehrin kapılarını haçlılara açtı ve bunun karşılığında askerleriyle birlikte sağ salim çıkıp gitmesine izin verildi. Ardından haçlılar, yol boyunca ele geçirdikleri tüm şehirlerde yaptıkları gibi Kudüs’te de tüm insanları öldürdüler. (Halep yakınlarındaki Ma'arratün'numan şehrinde tüm insanları öldürmekle yetinmeyip ateşte pişirip yediklerini bizzat olayı yaşayan haçlı kaynakları aktarmaktadır). Kudüs’te yaşayan Müslüman ve Yahudilerin tamamı elleri, ayakları, başları kesilip doğranarak ya da yakılarak öldürüldü. Böylece öldürülen insan sayısı 70.000’in üzerindeydi. Haçlılar Mescidi Aksa’yı da kiliseye çevirdiler. Mübarek mescit, tekrar fethedileceği 1187 yılına kadar (88 yıl) kilise olarak kullanılacaktı.
Papa II. John Paul 2000 yılında ‘Musevilerden, Romanlardan, sapkınlardan, kadınlardan, değişik kültürlerden insanlardan ve Katolik olmayan Hıristiyanlardan ve diğer dini inançlara sahip olanlardan, Katoliklerin elinden çektikleri nedeniyle af diliyoruz ve affediyoruz’ demiş, ayrıca 1204 yılındaki 4. Haçlı seferinde yaptıkları katliam ve talanların 800. Yıldönümü olan 2004’te Ortodokslardan da af dilemişti. Ancak papalığın, tarih boyunca en çok katlettikleri ama buna rağmen kendilerine karşı en insancıl ve müsamahakâr davranan Müslümanlardan af dilediğine şimdiye kadar rastlanmadı. Bu da yeryüzünde Hak- Batıl ayrımını ortaya koyan en net örneklerden birisidir. Batıl zulüm üzere kuruludur ve savunucuları her zaman herkese karşı zalimdir. Her ne kadar birbirlerine de zulmetseler ve birbirlerinden gördükleri zulmü Müslümanlardan görmemiş olsalar dahi onlar için en büyük düşman yine Müslümanlardır. Müslümanlara karşı işlenen cinayetler ve her çeşit insan hakkı ihlalleri onlar için çok normaldir.
Haçlılar 1. Haçlı seferiyle birlikte Ortadoğu’da 4 devlet kurdular:
- Urfa Kontluğu (1097-1144)
- Antakya Prensliği (1098-1268)
- Kudüs Krallığı (1099-1291)
- Trablus Kontluğu (1109-1289)
Haçlıların İşgal Ettikleri Topraklarda Kurdukları Devletler ve Onlardan Kısa Süre Önce Kurulan Ermeni Kilikya Krallığı
Irak Selçukluları tarafından 1126 yılında Musul valisi olarak atanan İmadeddin Zengi, İslam aleminin şehir şehir ayrıştığı, otorite dağınıklığı yaşanan o dönemde zamanla hakimiyet alanını genişletmiş ve Irak, Suriye, Anadolu’da Halep dahil birçok önemli şehri ele geçirmişti. Bu arada Tikrit valisi olan Necmeddin Eyyub ve kardeşi Şirkuh’tan da çok önemli destek görmüştü. Gücünü iyice toparladıktan sonra 1144’te Urfa’yı ve ona bağlı diğer toprakları da fethederek buradaki Haçlı Devletini ortadan kaldırdı. Böylece 4 Haçlı devletinden ilk kurulanı, aynı zamanda ilk yıkılan oldu.
İmadeddin Zengi 1146’da vefat edince yerine Halep’te Nureddin Mahmud Zengi, Musul’da Seyfeddin Gazi geçti. Haçlılar Urfa kontluğunun ortadan kaldırılması üzerine 1147-49 arasında 2 yıl süren II. Haçlı seferine çıktılar. Alman ve Fransız krallarının bizzat katıldığı sefer Anadolu Selçuklularının ve Halep, Musul atabeylerinin cihadıyla başarısızlığa uğradı. Haçlı orduları yeni bir yer ele geçiremeden, Kudüs’teki işgal devletlerine zorlukla ulaştı. Ardından bir süre etrafa saldırmaya çalıştı ama başarılı olamadılar.
Haçlılara karşı babasının başlattığı kararlı mücadeleyi başarıyla sürdüren Nureddin Zengi; askeri, siyasi, sosyal, ekonomik her yönden güçlü bir cephe oluşturdu. Suriye, Irak, Güneydoğu Anadolu ve Mısır’ı tek devlet çatısı altında birleştirdi. Böylece bölge coğrafyasındaki Müslümanların parçalanmışlığını bitirmekle kalmayıp hatipler, vaizler ve müderrisleri seferber ederek Filistin davasını ümmetin kalbine yerleştirdi. Üç haçlı işgal devletinin elindeki toprakları adım adım kurtardı. Kudüs işgalden kurtarıldığı zaman getirilip Mescidi Aksa’ya konulmak üzere Halep’te 1168 yılında meşhur bir minber yaptırdı. Hiçbir çivi ya da yapıştırıcı kullanılmadan, 16.500 ahşap parçanın birbirine geçmesiyle yapılan bu şaheseri 19 yıl sonra (1187 yılında) getirip Mescidi Aksa’da bekleyen yerine yerleştirmek, Kudüs fatihi Selahaddin Eyyubi’ye nasip olmuştur.
Nureddin Zengi; Necmeddin’ Eyyub’u Şam valisi, kardeşi Şirkuh’u ise ordu komutanı yapmıştı. Bu arada Filistin’deki işgalci haçlı krallığı, etraftaki Müslümanlara saldırmaya ve katliamlar yapmaya devam ediyordu. Haçlılar Mısır üzerine de yürüyünce Fatımilerin yardım istediği Nureddin Zengi; bir ordu hazırlayarak Şirkuh’u yeğeni Selahaddin Eyyubi ile birlikte Mısır’a gönderdi. Şirkuh ve onun ölümünün ardından Selahaddin, Nureddin Zengi’nin temsilcisi olarak Mısır Fatımi idaresinde vezirlik yaptılar. Fatımi halifesi Adıd’ın 1171’de ölümü üzerine Mısır resmen Zengi devletine katıldı.
Nureddin Zengi’nin 1174’teki vefatından sonra devlet, ileri gelen komutanlar arasında parçalanma tehlikesi geçirirken harekete geçen Mısır valisi Selahaddin Eyyubi kısa süre içinde kontrolü ele aldı ve böylece Zengi hanedanlığının yerine Eyyubi hanedanlığı geçmiş oldu. Selahaddin, Nureddin’in başladığı işleri aynen devam ettirdi. Haçlıları adım adım geriletti, onları 1187’deki Hıttin savaşında büyük bir bozguna uğrattı, Kudüs’ü ve diğer birçok şehri yeniden fethederek işgalci haçlı krallığını iyice küçülttü. Haçlıların kiliseye dönüştürdüğü Mescidi Aksa 88 yıl sonra tekrar aslına dönüp ibadete açılırken Nureddin Zengi minberi de getirilip yerine konmuş oldu.
Kudüs’le birlikte birçok bölgenin kurtarılması, bölgedeki haçlı işgalinin tamamen bittiği anlamına gelmiyordu. Kuzey Filistin’de, Lübnan’da ve Antakya’daki işgallerini bir süre daha devam ettirebildiler. Çünkü Avrupalı Hristiyanlar, Urfa kurtarıldığında ikinci haçlı seferini başlattıkları gibi Kudüs kurtarıldığında da üçüncü haçlı seferini başlattılar. Ancak Müslümanlar artık birlik beraberliği önemli ölçüde sağlamışlardı ve gelen katil sürülerine aşina oldukları için artık hazırlıksız değillerdi. 1189-1192 arasında devem eden sefer sırasında Roma- Germen İmparatorunun kalabalık ordusu yine Anadolu Selçukluları tarafından yıpratıldı. İmparatorları Torosları aşmaya çalışırken Göksu nehrinde boğuldu. Ordusu Akka’ya kadar zor ulaştı. Deniz yoluyla gelip Filistin’in kuzeyindeki Akka’yı tekrar işgal eden İngiliz ve Fransız kralları ise Kudüs’e doğru ilerlemeye çalışırlarken Selahaddin Eyyubi tarafından durduruldular. Böylece 3. Haçlı Seferi’nde Kudüs ve bazı bölgeler haçlılardan korundu ama Filistin’in sahil şeridi tekrar haçlıların eline geçti.
1229 yılında İslam dünyası adına bir kez daha önemli bir utanç yaşandı. Kudüs kurtarıldıktan 42 yıl sonra Mısır Eyyubilerinin başında bulunan, Selahaddin Eyyubi’nin yeğeni el Melikül Kâmil, Müslüman komşularıyla rekabetinde haçlılarla ittifaka girip Filistin’in birçok önemli bölgesiyle birlikte Kudüs’ü yine haçlılara terk etti. Anlaşmaya göre yalnız Mescidi Aksa Müslümanlarda kalacak ve rahatlıkla ziyaret edilebilecekti. 15 yıl sonra 1244 yılında Eyyubiler’in diğer bir kolu ile Harizmliler; Haçlılarla Eyyubilerin bu kolunun ittifakını mağlup ettiler ve Kudüs ile işgal edilen diğer bölgeleri kurtararak İslam aleminde büyük üzüntüye yol açan bu utancı temizlediler.
Mısır’daki Memlük iktidarı, bu kez Doğu’dan gelen ve aynı Haçlı sürüleri gibi her şeyi yok eden Moğol istilacılarını miladi 1260 yılında Filistin’de durdurdu. Kuzey Filistin’de, Celile (Taberiye) Gölü’nün güney batı yönünde kalan Ayn Calut mevkiinde yapılan savaşta Moğol ordusu yok edildi. Ardından Memlük Sultanı Baybars, Filistin’de kalan son Haçlı kalıntılarını da tek tek söküp atmaya başladı. Filistin’e saldırı amaçlı dokuzuncu ve son Haçlı Seferi 1271-1272’de, Sultan Baybars döneminde gerçekleşip püskürtüldü. Filistin’in Haçlı işgalcilerden tamamen temizlenmesi ise Memlük Sultanı el-Melikü’l-Eşref’in Akka’yı 1291’de kurtarmasıyla gerçekleşti. Böylece Kudüs 88+15, Filistin ise 192 yıllık işgalin ardından Haçlılardan tamamen kurtarılmış oldu.
Haçlı İşgali Sonrası İslam Dönemi:
Memlükler zamanında Filistin; Gazze, Lüd, Kakun, Kudüs, Halîl ve Nablus şeklinde altı idari bölgeye ayrıldı ve eyalet merkezi olarak Dımeşk’e (Şam) bağlandı.
Filistin, Yavuz Sultan Selim’in Memlüklere karşı kazandığı 1516 tarihli Mercidabık Savaşı’yla birlikte Osmanlı Devleti’nin kontrolüne girdi. Osmanlılar 401 yıl hizmet ettikleri Filistin, Kudüs ve Mescidi Aksa’ya özel bir önem verdiler. Kanuni Sultan Süleyman, 868 dönümlük Harem (Eski Şehir) bölgesinin etrafındaki kalıntılar üzerinde surları yeniden inşa ettirdi. Yine onun yaptırdığı çeşme ve hanımı Hürrem Sultan’ın yaptırdığı imarethane (aşevi) Kudüs’te bugün dahi insanlara hizmet vermektedir. Mescid-i Aksa Kanuni Sultan Süleyman, II. Mahmut ve II. Abdülhamid tarafından onarılmış, kandil, halı gibi eşyaları yenilenmiştir. Ayrıca 4. Murad, Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz de Kudüs’e hizmetleriyle öne çıkan diğer padişahlardandır.
1799’da Mısır’ı işgal eden Fransız İmparatoru Napolyon Bonapart Filistin’e de saldırmış ama ömründeki ilk yenilgisini Akka’da Cezzar Ahmet Paşa karşısında alarak geri çekilmiştir.
Dünya Savaşı’na katılarak birçok cephede mücadele eden ve ağır kayıplar veren Osmanlı devleti 1917 Aralık ayında Filistin ve Kudüs’ten çekilmek zorunda kaldı ve kutsal topraklar İngilizler tarafından işgal edildi. İngiliz işgali aslında planlanan Siyonist işgal için bir araçtı. Nitekim İngiltere 11 Aralık’ta Kudüs’ü işgal etmeden 39 gün önce 2 Kasım’da başbakanları Lord Bolfour, Filistin’de bir “Yahudi Vatanı (!)” kuracaklarını taahhüt eden bir deklarasyon yayınlamıştı. Deklarasyon, Siyonist finansör Lord Rothschild’a gönderilmişti.
